BURAYA DİKKAT

Astım

Yazarlar

Nobel Ödülü alanlar da yalan söyler!

7 kez görüntülendi

Orhan Pamuk, İsviçre’de yayımlanan “Das Magazin” isimli dergiye verdiği röportajda “30 bin Kürdü ve 1 milyon Ermeniyi öldürdük” demişti ve ardından ona Nobel Edebiyat Ödülü verilmişti.

Nobel Ödülleri bilim dallarında gerçekten bilim ve insanlık tarihini değiştiren buluşlara verilir ve bu özelliği ile ödül verilen konu tartışmasız  gerçek ve bilimsel bir belge olarak kabul edilir.

Orhan Pamuk büyük bir yalan söyledi ama bu yalan gelecekte, Nobel Ödülü almış birinin, üstelik Türk bir yazarın sözleri olduğu için insanlara gerçek olarak kabul ettirilecek ve onun sözleri mahkemelerde kanıt ve tarihi bir belge olarak kabul görecektir.

Pamuk’un sözleri neden yalan? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Ermeni meselesinde başta Ermenistan olmak üzere, tüm ilgili devletlere bir çağrıda bulundu. “Gelin devlet arşivlerimizi sonuna kadar ve herkese açalım, bilim insanları da araştırsınlar.” Kimseden cevap yok! Neden mi? Soykırım yapılmadığını bildikleri için. Nasılsa siyasal yollardan Türkiye’yi sıkıştırıp duruyorlar.

Orhan Pamuk’un sözleri Nobel Ödülü almak için söylenmiş ilk yalan değildi! İvo Andriç’in “Drina Köprüsü” romanı, 1945 yılında yayımlanmış olmasına rağmen 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü almış, içinde tarihi yalanlar bulunan bir kitaptır. Romanda “Büyük Sırbistan İdeolojisi”ne hizmet etmek ve Bosna Hersek’in Sırp toprağı, Boşnakların da İslâmlaştırılmış Sırplar olduklarını dolaylı yollarla konu ettiği için “Nobel Edebiyat Ödülü” verilmiş olabilir mi?

Drina Köprüsü kitabındaki tarihi yalanları, kitabın özet bölümümden iki alıntı yaparak açıklamaya çalışacağım: “1570’li yıllarda köprünün yapılmasına karşı çıkan sözde Sırp köylüler isyan etmeye başlar, köylülerden Radisav adında biri halkı galeyana getirmektedir. Gece, geç saatlerde hıncından inşaat halindeki köprüye zarar verir. Radisav yakalanır. Radisav’ın önce tüm vücuduna kızgın zincirler vurulur. Bu olay, Abid Ağa’nın katı yürekliliğini ve korkunçluğunu köylüye daha iyi gösterir. Gece olunca işkenceden ölen adamı yakınları gizli bir şekilde Drina’nın yakınlarında bir mezara gömerler.”

“Sırp isyanı bastırılmasına rağmen (1817) bu topraklarda, devlet (Osmanlılar) ciddi tedbirler almaktadır. Bu yüzden, masum misafirler olan Yelisey ve Mile, karakol tarafından halkın gözü önünde öldürülür. Böylelikle halk sindirilmiş olmaktadır. Drina Köprüsü, bu iki Sırbın cesetlerinin atıldığı bir yer olmuştur. Kasabalı artık bu köprünün yanından dahi geçmek istememektedir.”

Romandaki 1. yalan; bilindiği gibi Drina Köprüsü’nü, Vişegrad şehrinden geçen Drina Nehri üzerinde Boşnak asıllı büyük vezir Sokollu Mehmet Paşa, 1571-1576 yılları arasında Mimar Sinan’a yaptırmıştır. Vişegrad, Bosna’yı, Hersek’i, Dalmaçya’yı, Adriyatik Denizi kıyılarındaki limanları (Dubrovnik), İtalya’daki şehir devletlerini (Venedik, Cenova gibi) İstanbul’a bağlayan ticaret yolu üzerindeki çok önemli bir şehirdi. Vişegrad’ta bir köprü yapımına, tamamen Osmanlı İmparatorluğu’nun ticari ve askeri çıkarları düşünülerek karar verilmiştir. Sokollu Mehmet Paşa’nın oralı bir Boşnak olmasının hiçbir etkisi yoktur.

İvo Andriç’in romanında yazdığı gibi 16. asırda, Bosna’da ve Doğu Bosna’nın Drina Vadisinde Müslüman Boşnaklar ile yine kendilerini Boşnak diye adlandıran Ortodoks ve Katolikler yaşıyordu. Ortodoks ve Katolik Boşnaklar o tarihlerde ne Sırp ne de Hırvat olarak asla anılmıyordu. Bosnalı Ortodokslar Sırplaştırılmaya, Bosnalı Katolikler de Hırvatlaşmaya 19. asırda, 1830’lu yıllarda başlanmıştı.

Oysa İvo Andriç, Nobel ödüllü romanında, 1570’li yıllarda Vişegrad’ta yaşayan Ortodoks Boşnaklardan, adeta “Büyük Sırbistan Projesi”ne hizmet edercesine Sırplarmış gibi bahsediyor. Aslında İvo Andriç’i yalanlayanlar ünlü Sırp tarihçi ve politikacılardır. Bunlardan biri olan İliya Garaşanin, 1840-1870 yılları arasında dışişleri bakanlığı ve başbakanlık yapmıştır. Garaşanin 1844 yılında yazdığı ve “Büyük Sırbistan Projesi”nin temellerinin atıldığı, (Bosna’yı, Boşnakları Sırplaştırma planı olan) “Naçertaniye” adlı Sırpların  kırmızı kitabında bile, Vişegrad’ta (Doğu Bosna Drina Vadisi’nde) Sırpların yaşamadığını belirtiliyor. Bu projeye göre Bağımsız Sırp Kilisesi vasıtası ile öncelikle Bosna’daki Ortodoksların, daha sonra da Müslüman Bosnalılarının tümünün şartlar uygun oldukça Sırplaştırılması hedefleniyor! Görülüyor ki bizzat Garaşanin, Andriç’i yalanlıyor.

Garaşanin zamanında, yani 1850’lerde Drina Köprüsü civarında Sırplardan söz edilmiyor iken, Garaşanin’in yaşadığı zamandan 300 yıl önce, köprünün inşa edildiği 1571-1576 yılarında  Vişegrad’ta nasıl Sırplar yaşıyor olabilirdi ki?

Bir düşünün bakalım: Andriç, Nobel Ödülü verilmiş bu romanındaki yalanları ile “Bosna Sırplarındır ve Boşnaklar da Sırp kökenlidir diye, dünya çapında kaç yüz bin okul kitabına yazılarak, akademik araştırmalara girerek, kaç milyon insanı bu yalana, uydurma ve kasıtlı bu siyasal çakma tarihe inandırmıştır?

Bosnalı yazar, gazeteci ve analist Vlastimir Miyoviç şu soruyu soruyor: İvo Andriç bir ipin ucundaki kukla rolünü mü üstlenmişti? Aşırı Sırp-Karadağlı çetnik milliyetçilerinin yıllardır uyguladıkları bir oyunun parçası mı olmuştu?

Kitaptaki diğer bir yalan ise: “Drina köprüsü, masum iki Sırbın cesetlerinin atıldığı bir yer olmuştur” cümlesidir. “Ağlayan Nehir”, “Kanlı Nehir”, “Dünyadaki en büyük Boşnak mezarlığı” olarak bilinen Drina Nehri, tarihteki Boşnak-Sırp çatışmalarında her zaman Boşnakların kanı renginde akmış, Sırp ve Karadağlı çetnikler tarafından öldürülen binlerce Boşnağın cesedi, son Bosna Savaşı ve 2. Dünya Savaşı’nda da olduğu gibi bu nehre atılmıştır.

Hele kitaptaki şu cümle dehşet vericidir: “Kasabalı artık bu köprünün yanından dahi geçmek istememektedir!” Kasabalı dediği kim? Kasabalıların %90’ı Boşnak ve Müslümanlardır. İvo Andriç tüm kasabalıları Sırpmış gibi dünyaya tanıtmayı mı amaçlamış? Asıl bu duygular içinde olan ve Drina Köprüsü’nden her geçtiklerinde, son iki yüz yılda yakınları köprü üzerinde katledilmiş günahsız, masum, sivil Boşnaklardır.

Bunun yanında İvo Andriç halkın önünde kazığa geçirme yalanını da kitabına konu edinmiş ki bu külliyen yıllardır söylenen büyük bir yalandır. Türkler ne Müslüman olmadan önce ne de Müslüman olduktan sonra kazığa oturtma cezasını uygulamamışlardır. Aksine bu cezaları başta Romanya’da olmak üzere Osmanlı idaresi altındaki Hristiyan yerel voyvodalar uygulamıştır.  Osmanlılar bu uygulamalarda bulunan Balkanlardaki voyvodaları derhal görevden almışlardır. Örneğin Romanya’daki Kont Dracul (Voyvoda Vlad Tepeş) özellikle esir aldığı Osmanlı askerlerini kazıklara vurarak işkenceyle öldürmesiyle tarihe geçmiştir.

Sırp isyanları (1804-1817) ile ilgili yazdıkları tamamen hayal ürünü ve nefret tohumlarının ekilmiş olduğu büyük iftiralardır. O tarihlerde Vişegrad’ta Sırp yok ki Vişegradlılar isyana katılmış olsun!

1825 yılında basılan Sırbistan Tarihi kitabında (1825.g. Prvi Broj Ljetopisa Matice Srpske) şöyle yazıyor: Boşnaklar, Müslüman, Katolik ve Ortodoks inançları ile 450.000 nüfus olarak, Drina Havzası dahil Vrbas Nehri, Sava Nehri, Dalmaçya ve Hema arasında yaşıyorlar. Boşnakların kimi Ortodoks kimi Katolik çok büyük çoğunluğu da Müslümandır.“

İsyan 1804 yılında Karadağ taraflarından Karacorce komutasındaki çetelerce başlatılıp, 1809’da Syenica’da Boşnaklara katliam yapılıyor, Yenipazar yakılıp, yıkılıyor ve Belgrat ile Sırbistan bölgesinde devam ettiriliyor. 1817’de de art arda çıkan  isyanlar bastırılıyor. İsyanların Bosna ve Vişegrad ile hiç alakası yok. Aksine isyanlardan kaçan halk veya sürgün edilen Boşnaklar, Doğu Bosna’ya, Drina Havzasına yerleştiriliyordu.

Dünyayı, Bosna’nın Sırp veya Hırvat ülkesi olduğuna, Boşnakların da İslamlaştırılmış Sırplar veya Hırvatlar (Poturak, Poturci, Poturçin) olduklarına inandırmak binlerce kitap yazdırıldı. Maalesef bu kitaplar, hala referans alınarak “Yalan Bosna ve Boşnak Tarihi” okunmaya ve okutulmaya devam ediyor. 1961 yılında verilmiş olan bu Nobel Ödülü; batılı devletlerin Yugoslavya’nın parçalanmasındaki rolleri ve Bosna Savaşında 4 yıl boyunca insanlık suçları işleniyor olmasına rağmen, üç maymunu oynamış olmaları, Bosna Hersek’teki vahşeti ve soykırımın 1960’lı yıllardan beri tezgahlandığını akla getirtiyor. Acaba gelecekteki soykırım şimdiden planlanıyor olabilir mi?

Nusret Sancaklı
Nusret Sancaklınsancakli@yahoo.com