BURAYA DİKKAT

Astım

Yazarlar

İzetbegoviç’i eleştirmek-2 Sosyal Sadizm

11 kez görüntülendi

Bilmeyenler, anlamayanlar ve de özellikle de anlamamakta ısrar edenler için alt alta bir kez daha yazıyorum.

Yugoslavya, bir referandum sonucu dağılmadı.

Yugoslavya, emperyalizmin ince planları sonucu dağılmadı.

Yugoslavya, Büyük Sırbistan ve Büyük Hırvatistan ideaları için, Sırpların ve Hırvatların ittifakıyla dağıldı. Ve de AB, ABD ve Rusya kendi politikalarına göre taraf tuttular.

Yugoslavya’da bir iç savaş yaşanmadı! Sırbistan ve Sırplar, sistematik ve gayet hesaplanmış bir etnik temizlik, soykırım uyguladı.

O bağlamda, değil Bosna Hersek Cumhurbaşkanı Alija İzetbegoviç; Adil Zülfikarpaşiç, Muhamed Filipoviç, Fikret Abdiç, Muhamed Çengiç veya Haris Silajdziç de olsaydı sonuç değişmeyecekti. Sırpların istediği toprakları verseniz bile hayatta kalanlar ileride hakkını aramaya kalkabilirdi, o yüzden hem toprakları vermeli hem de intihar etmeliydiniz.

Alija İzetbegoviç’in politikasını, aktivistliğini, avukatlığını, yazarlığını ya da felsefesini beğenmeyebilir, fikirlerini ve çözüm önerilerine katılmayabilir, eleştirebilirsiniz. Ama Sırpların yaptıklarını geri planda bırakacak, unutturacak bir şekilde yaparsanız, yaşananların sorumlusu olarak onu göstermeye kalkarsanız bu “SOSYAL SADİZM”dir.

Bosna’da, Alija İzetbegoviç ve arkadaşlarının tartışılabilir kararlarına ve politikalarına Sırpların yaptığı soykırımı gölgeleyecek şekilde eleştiri getirmek hatta suçlamak, bilgisizlik değil basbayağı eğitimli cehalettir. Bu derecede cehalet ancak art niyetle ya da Sırp milliyetçilik propagandasının uzantısı olmakla açıklanabilir.

1990’larda tam olarak ne yaşandı?

Tarihlere dikkat etmenizi istiyorum!

Sırplar (ve onların kontrolündeki Yugoslavya Ordusu); Hırvatistan ve Slovenya’ya HAZİRAN 1991’de saldırdı. Bosna’ya NİSAN 1992 tarihinde saldırdı. Hırvatistan Devlet Başkanı Franyo Tucman ile Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç, Mart 1991 tarihinde bir araya gelerek Yugoslavya’nın dağılmasına ve Bosna Hersek’in paylaşılmasına karar verdi.

Hırvatistan ve Slovenya 25.06.1991 günü bağımsızlıklarını ilan edince iki gün sonra Sırpların kontrolündeki Yugoslavya ordusu Slovenya’ya saldırdı. Yalnızca altı gün sürdü.

Tüm kaynaklar, araştırmacılar, yazarlar, uzmanlar bu saldırının AB ve ABD baskısı ile durdurulduğunu yazıyor. Oysa dikkatli biri Sırpların Slovenya’yı elde tutmak gibi bir amaçları olmadığını hemen fark edecektir. Slovenya’dan çekilen Sırpların kontrolündeki ordu Hırvatistan’daki “Sırp azınlığını” korumak bahanesiyle topyekün bir savaşın içine girdi. Sırplar ve Hırvatlar ülkenin ve Bosna’nın bölünmesi konusunda anlaşmışlardı ama kendi aralarındaki problem için de güç kullanacaklardı.

Drina Nehri’nin batı kıyısındaki tüm Bosna kentlerinde Sırp saldırısı 01.04.1992’de başladı. Korumasız Saraybosna üzerine ilk Sırp bombaları, 6 Nisan 1992 tarihinde yağmaya başladı. Saraybosna’da savaş karşıtı mitinge katılanlar üzerine paramiliter Sırp çeteleri ve Sırpların kontrolündeki Yugoslavya Ordusu tarafından ateş açıldı. Saraybosna’nın ilk sivil kurbanı, sembol ismi Suada Dilberoviç öldürüldü. Prof. Dr. Smail Çekiç’in anlatımıyla; Franyo Tucman, 26 Mart 1991 tarihinde Slobodan Miloşeviç ile Karacorcevo’da (Karađorđevo) gizlice buluşmuş “Hırvatistan ile Sırbistan ilişkilerinin normal seviyede tutularak” dolayısıyla “Büyük Sırbistan” ve “Büyük Hırvatistan” oluşturulması adına Bosna Hersek’i aralarında paylaşma hususunda uzlaşmışlardır.

Karacorcevo buluşmasından sonra da Bosna Hersek’in paylaşılması hususunda Hırvat ve Sırp uzmanlar nezdinde ikili müzakerelere devam edilmiş, Franyo Tucman ile Slobodan Miloşeviç birkaç kez daha bir araya gelmiştir. 15 Nisan 1991 tarihinde bu ikilinin, Tikveş’teki (Baranja) buluşmalarının ardından; Bosna Hersek içerisinde Hırvat ve Sırp Beş-kolonistler ile işbirlikçi oluşumlar teşkil edilmiş, Sırbistan, Karadağ ve Hırvatistan’ın koordinesi altında Bosna Hersek Cumhuriyeti’ne saldırılmıştır.

Bosna Hersek’e gerçekleştirilen saldırı bağlamında Bosna Hersek’in paylaşılması operasyonunun sorumluluğu Radovan Karaciç ile Mate Boban’a verilmiştir. Bu ikisi, Miloşeviç ve Tucman görüşmelerine istinaden, Bosna Hersek’in yok edilip paylaşılması hususunu görüşmek üzere 1992 yılı Nisan sonlarında Grats’ta-Grac (Karaciç-Boban Anlaşması) bir araya gelmiş ve bu iki işbirlikçi önder arasında varılan mutabakat 6 Mayıs günü ilan edilmiştir. Buna göre: Bosna Hersek’te bulunan Hırvat ve Sırp birlikler arasına sınır çekilecek, bütün meseleler ise barışçıl yollarla halledilecekti.

Savaşın yönetimi, soykırım, sonrasında Uluslararası Adalet Divanı’nda yapılacak savunma, her şey ayrıntılı bir şekilde planlanmıştı…

Dönemin, Birleşmiş Milletler Yüksek Temsilci’nin Danışmanlığı ve Sözcülüğünü yapan Colum Murphy’nin yazdığı “Aza Beast” Savaşın Köklerine İnmek adlı kitabın 58. sayfasında birinci paragrafta aynen şunlar yazılır:

“Miloşeviç savaşı, gayrı resmi olarak “Savaş Komuta Merkezi” olarak bilinen yerden yönetti. Sırbistan Devlet Başkanı oraya “hiçbir isim verilmemesini” emretmişti. Savaş Komuta Merkezi’nin mensupları Miloşeviç, Joviç, Kadijeviç, Kostiç, Blagoje Adziç ve Karadağ Başkanı Momir Bulatoviç’ti. General Kadijeviç orduya talimatları Genelkurmay Başkanı’nın talimatı olarak iletirdi. Savaş Komuta Merkezi mensupları esasen Miloşeviç’in silahlı çetesiydi. Miloşeviç yazılı iz bırakmadı. Talimatları hep sözlüydü.”

Her daim olduğu gibi Müslümanlar katledilecekti ve planlanmış kaderlerinden kurtulabilenler ise tıklım tıklım dolu “güvenli bölgeler”e sıkışacaktı…

Srebrenica’da aylar öncesinden başlatılan tam abluka, Srebrenica’yı ele geçirdikten sonra erkeklerin ve çocukların ayrılması, toplama ve sorgulama merkezlerinin önceden hazırlanması, sorgucuların ve infaz timlerinin önceden Sırbistan’dan getirilmeleri, ölüm tarlalarının yerlerinin önceden belirlenmesi, toplu mezarlar için iş makinelerinin hazır bekletilmeleri, taşıma için kullanılacak otobüs ve kamyonların önceden hazırlanması, şoförlerine infaz yaptırılarak suça ortak edilmeleri, kurbanların kaçmasını ve kimlik tespitini zorlaştırmak için ayakkabılarının çıkarılması, ellerinin ve gözlerinin bağlanması için gerekli malzemelerinin hazır edilmesi gibi sayısız ayrıntıyı ve büyük suçu Boşnaklar üzerinde uygulanan soykırımı planladıklarını göstermektedir.

Bu bağlamda, bu kadar ciddi bir travma ile baş etmeye çalışan Boşnakların, eleştiri adı altında öfkesini kendi grup üyelerine yöneltmesi sosyal sadizmdir.

Soykırım kurbanları üzerinde çalışmalarıyla tanınan Politik Psikanalist Vamık Volkan’ın çalışmalarına baktığımızda sosyal sadizmin ne demek olduğunu daha iyi anlayacağız:

“Utanç ve aşağılanma duyguları psikolojik olarak katlanılamaz duygulardır ve buna maruz kalan insanlar kendilerini bu duyguların etkilerinden koruyabilmek için çeşitli zihinsel mekanizmalara başvururlar. Eğer bir toplum büyük bir travma yaşarsa özellikle de bu travma kronik bir hal almışsa, kurbanlar çocuklarını uygun bir şekilde yetiştirememenin suçluluğu ve aşağılanmasını da yaşamaya başlarlar. Bir travma sonrası dış dünyadaki eylemlerin kısıtlanması, psikolojik bir çöküş olasılığını daha da artırır; siperde yatıp beklemek çatışmanın içine girmekten daha fazla zarar vericidir. Benzer şekilde, hayatını totaliter bir rejimde ya da işgal altında ya da ırkçı uygulamalara maruz kalarak sürdürmekte olan bir kişinin de fiziksel (örneğin barikatlarla çevrelenmiş bir alanda yaşamak zorunda bırakılmak) ve zihinsel (çok tehlikeli olacağı için otoriteye karşı sesini çıkaramamak) eylemleri kısıtlanmış olabilir. Bu durum çaresizlik duygusunu artırır ve kişinin hakkını savunmasına, olumlu bir tutum içine girebilmesine engel olur. Olumlu bir tutum içine girmek, agresyonu ortaya koymanın “normal” ya da arzu edilen bir yolunu bulmak anlamına gelir. Bu türden yollar mevcut olmadığında, kurbanlaştırılan gruplar agresyonu kendilerine yönlendirirler. Bu durum, çaresizliğin verdiği öfkeye ve “toplumsal mazoşizm” adı verilen tepkiye yol açar. Zulmeden gruba duyulan öfkenin doğrudan ifade edilmesi hayatı tehdit edici bir eylemdir ve psikolojik olarak mümkün değildir. Böylelikle pek çok olay vasıtasıyla öfke, kurbanlaştırılan grubun üyeleri arasında, birbirine yönelik olarak ifade edilmeye başlar ki bu duruma “SOSYAL SADİZM” adı verilmektedir.”

İşte Bosna’da Alija İzetbegoviç ve arkadaşlarına, tartışılabilir kararlarına ve politikalarına Sırpların yaptıkları soykırımı gölgeleyecek, arka plana bırakacak şekilde eleştiri getirilmesi hatta suçlanması ya da dönemin kahraman subaylarına Sırplar tarafından ortaya konan düzmece suçlamalara ve tutuklamalara sessiz kalınması Bosna’daki sosyal sadizm bir örneğidir. Türkiye’de bu şekilde eleştirilmesi bilgisizlikten çok ancak art niyetle ya da Sırp yanlılığı ile açıklanabilir.

Buradan çıkış yukarıdaki cümlelerde yazdığı gibi “Olumlu bir tutum içine girmek, agresyonu ortaya koymalı” olmalıdır.

Adem Fazlıoğlu
Adem Fazlıoğluadem@ademfazlioglu.com