BURAYA DİKKAT

Astım

Yazarlar

Eğitimi Aliya ve arkadaşları ile sorgulamak

11 kez görüntülendi

Ramazan ayının eşiğindeyiz. Önümüzdeki günler inşallah ruhumuzun yıllık terbiyesinin manevi mimarı olan oruç ibadeti ile geçecek. Sonrasında ise hemen herkes tatil planlarını hızlandırmaya başlayacak. Nihayetinde yıllık eğitim periyodu yavaş yavaş tamamlanıyor. Eğitimci dostlarımızın tatil öncesindeki olağan süreci başlamış durumda: Bahar bitiyor, çiçekler açıyor, güneş yüzünü gösteriyor ve artık eğitim kurumlarında ders mers pek işlenmiyor. Verimliliği sürekli tartışılan eğitim sürecimiz, böyle zamanlarda daha bir verimsizleşiyor.

Yıllar öncesinde yüksek lisans tezine destek verdiğim bir milli eğitim müfettişimizin, tezine yazmak istediği ancak akademik disiplin açısından uygun olmayacağı için tezinden çıkartmak zorunda kaldığım bir tespitini paylaşmak durumundayım: “Ben milli eğitim müfettişiyim, eşim öğretmen, kızım öğrenci. Ailede herkesin eğitimle yoğun bir alakası var. Fakat ne hikmetse hepimiz yıl boyunca tatilin gelmesini bekliyoruz! Bu işte bir iş var arkadaş!”

Bu acı tesbiti akademik bir tez içerisinde lisan-ı münasiple vurgulayabilmek için Ivan Illich’in “Okulsuz Toplum” kitabına sık sık atıfta bulunarak tezi tamamlamıştık. Böylelikle hem müfettiş dostumuz yüksek lisans eğitimini tamamlamış hem de tez içerisinde mevcut eğitim yapımızı sorgulayan unsurlar katarak içimize sinen bir çalışma ortaya koymuştuk.

Eğitimle ilgili hangi ortamda konu açılsa hepimizin anlatacağı pek çok sıkıntı mevcut. Elbette ki eleştirmek dünyanın en kolay işi. Çözüme odaklanılması düşünüldüğünde teoride ve pratikte bizleri sonuca ulaştıracak ürün ve eylemlere duyulan ihtiyaçtan ziyade kuru eleştirilerle işi götürmeye çalışacaksak, onlarca senedir içerisinde bulunduğumuz kısırdöngüden pek de rahatsız değiliz demektir. Mevcut durumdan ciddi bir şekilde rahatsızlık duyabilmek için ciddi çözüm önerileri ile topluma ışık tutmak zorundayız.

Bizim dünyamızın ahir zamandaki düşünürlerinden, soydaş bilgemiz Aliya’nın “İslam Deklarasyonu” kitabı içerisinde, resmi ideolojilerin çoluk çocuğa ezberletilme sürecinde beyni köreltilen bazılarını oldum olası rahatsız edebilecek nitelikte, gayet sade ve gayet asil bir başlık mevcut: “İslamî Düzen” (Islamski Poredak). Özünden koparılmış süzme seküler bir kafayı oldum olası rahatsız edebilecek nitelikteki bu muazzam bölümün -ki Aliya’dan ve onun düşünce dünyasından rahatsız olan rahatsızların en tatlı kuyruk acısı böylesi metinlerdir- evvela her bir cümlesini ciltlerce şerh edip, Müslüman-Boşnak kimliğinden kopmayan bir gençliğe satır satır okutabilseydik de özümüze yabancılaşma sürecinin önüne geçebilseydik keşke… Bu bölüm içerisinde bulunan kısa tespitlere kısaca değinmekte yarar var. Bilgemiz şöyle diyor:

“İslam toplumunun temeli ve dayanağı din olduğuna göre eğitim onun sadece bir görevi değildir, aynı zamanda var olma durumudur. Bu, ilk evvela aile, daha sonra da okulların bütün dereceleri vasıtasıyla gerçekleşen dinî ve ahlakî eğitimdir. ” (“İslam Deklarasyonu”, s.58)

Evvela İslam toplumunun mensubu olma bilinciyle soruna odaklanmak gerekiyor. Bizler Müslüman bir toplumun bireyleriyiz ve hiçbir çözüme -hâşâ- Allah yokmuşçasına kurgulanan seküler bir kafa ile yoğunlaşamayız. Aksi takdirde, tarih boyunca karşılarına çıkıp kendimizi savunduğumuz değerlerimize sırtımızı dönerek ancak ve ancak bize karşı düşmanlık besleyenleri memnun ederiz. Gerek yok. Biz Müslümanız ve o nedenle Boşnağız. İslam’dan korkup kaçmanın alemi yok. Lafı gevelemek de lüzumsuz zaman kaybı. Neysek oyuz ve biz böyleyiz. Seküler kafa tarih boyunca bizim çözüm yolumuz olmadı. Eğitime de odaklandığımız zaman bu köklerden kopmadan düşünmeliyiz. Hiç de zor değil.

Köklerden kopmadan inşa edilen bir eğitim süreci, yalnızca dinî bir eğitimden mi ibarettir? Aliya’nın gençlik yıllarında aktif bir üyesi olduğu Mladi Muslimani (Genç Müslümanlar) hareketinin ünlü fikir adamı Mustafa Bululadžić’in, eğitimin üç tamamlayıcı unsuruna dair tespitini tam burada aktarmakta yarar var:

“Felsefe ve din hayatın gerekleridir; dünya ve kainatın sırrına cevap verdikleri zaman birbirlerine paralel olarak yürürler. Fakat din daha da ileri gider. Onun görevi, felsefe ve bilimde çözülemeyip sır kalan ölüm sonrası hayat ile ödül ve cezalarla ilgili sorulardır. Bütün bu soruların cevaplarını dinde bulmak mümkündür. Bu sebepledir ki din, tüm zamanlarda vardı ve hayat devam ettikçe de var olmayı sürdürecektir.” (Ömer Behmen, “Genç Müslümanlar”, s.9)

Din, felsefe ve bilim arasında eğitimi dengeli bir üçgen üzerinde konumlandıramadığımız müddetçe, aslında aradığımız ve ruhumuzun derinliklerinde kalan aydınlığı yansıtan eğitimden uzak bulunuyoruz. Böylesi bir süreçte tek ayaklı bir zeminde kurgulanan, her rüzgarda yıkılmaya yüz tutan zayıf bir eğitim sürecine nesillerimizi kurban verebiliyoruz. Bu durum ülkemizde de Balkanlarda da pek farklı bir sonuç arz etmiyor. Nihayetinde zorunlu eğitim süreci ne madden ne manen hiçbir istenen sonuca toplumlarımızı ulaştırmıyor. Eğitimin sorgulanması sürecinde din-felsefe-bilim ekseninde dengeli bir gelişim olmadığı durumda, sağlam bir perspektif üzerinde sorgulayamayan, kendisine verilen tüm tarihsel ezberi doğru kabul eden, iradesi yok sayılan, sorunlar karşısında kapsamlı bir bakış açısına sahip olmadığından eleştiri odaklı ama somut çözümlerden daima uzakta kalan kitlelerin inşasını sürdürmeye devam ediyoruz.

Şunu vurgulamak gerekir ki İslamî bir düzen ekseninde var olduğunu vurguladığımız Aliya’nın ve yoldaşlarının bakış açısı, bizleri köklerimize çağırırken seküler kesimin din algısının tamamen dışında, belki de kimimiz için “gitmesek de görmesek de bizim” dinimiz olan İslam’ın sorgulayıcılığını ve kapsamlılığını hatırlatıyor. Bu eksende Aliya, kitaplarında ve söylemlerinde geleneksel dinî eğitim kuruluşlarının daha sorgulayıcı bir eğitim sürecine odaklanmaları gerektiğini, bunun simetriğinde modernistlerin de dinî düşünceyi daha fazla tanımaya ihtiyaçları olduğuna sıklıkla vurgu yapıyor. Ve biz bu şekilde din-felsefe-bilim dengesine odaklanan muazzam bir kültürün izlerini bulabiliyoruz.

Her bir kolundan alabildiğine uzun açılımlarla genişletebileceğimiz bu ve benzeri konularda çokça konuşmak mümkünken, çözüm adına en ihmal ettiğimiz noktaya odaklanarak daha kapsamlı bir bakış açısına hepimiz ulaşmak zorundayız: Din, felsefe ve bilim, birbirini tamamlayan üç temel unsur. Biri olmayınca diğeri kendi anlamını tam olarak vurgulayamıyor. Mladi Muslimani hareketi ve Aliya bu gereksinimin farkında olarak üç temel unsuru birbirinden ayırt etmeyen bir eğitimin teorisini savunuyorlardı. Bu idealin pratiğini hakkıyla inşa edemediğimiz bir dünyada, yaşanan onca ilginç eğitim tecrübelerinin ardından nihayet bu hususa odaklanmayı düşünebiliriz. Şimdiye dek bu üç sacayağı üzerine oturtulamayan niteliksiz ve kapsamsız bir eğitimden hepimiz yeterince kaçıp kurtulmaya çalıştık; tatili bekledik yahut alternatif eğitimlere muhtaç kaldık. Zira hiçbir tadı ve hiçbir tamamlayıcı özelliği olmayan bir eğitim, köklerimizden yeterince beslenmediği ve tarihimizden yeterince ışık alamadığı müddetçe kendi dibini bile aydınlatamıyor.

Biz o ideali pratiğe dökmek üzere; bireyler, aileler ve toplumlarca olarak hazır olmadığımız müddetçe yalnızca eğitimi eleştirmekle yolumuza devam edeceğiz. O halde toplumumuzu kendi köklerinden beslenerek ayakta dimdik durmaya, özgüvenli nesiller yetiştirerek dünyanın bilgi birikimine nitelikli bir şekilde hazırlamaya neden başlamıyoruz? Nihayetinde bu durum, hepimiz için tatili olmayan ve hedef kitle açısından insan ayırt etmeyen sürekli bir eğitim sürecine hepimizi dahil edecektir. O halde bu uğurda donanımlı bir toplum inşa edebilmek için bir tek saniyemizi dahi boşa geçirmeye hakkımız bulunmuyor.

Samet Öztürk
Samet Öztürksametozturk@live.com