BURAYA DİKKAT

Astım

Yazarlar

Bosnalı entelektüellerin açmazı

40 kez görüntülendi

Bosna Hersek 01.03.1992 tarihinde bağımsızlığını ilan etti, Birleşmiş Milletler’in 757 sayılı kararı ile 22.05.1992 yılında Birleşmiş Milletler üyeliğine kabul edildi. Bosna’ya yapılan saldırı sonucu entelektüellerin özgür, bağımsız, parçalanmamış bir Bosna’nın  vatandaşı olarak fikirlerini açıklamaları başka bir bahara kaldı.

Eski Yugoslavya döneminde “resmi ideoloji” beğenisi dışında fikir belirtmeleri mümkün görünmeyen ya da açıklasalar dahi dünyanın duyması, okuması imkansız olan Boşnak entelektüeller bugün gizli-bilinçaltı bir sansürle karşı karşıyalar.

Eski Yugoslavya’da ancak altmışların sonunda “Müslüman” olarak tanınan ama “Boşnak” olarak tanınmayan entelektüeller yazılarını, romanlarını, senaryolarını buna göre yazmak zorundaydılar. En tanınmış Boşnak yazarlardan Meşa Selimoviç bu kalıplarda kalmak zorunda olduğu için “Sırbofil” olup olmadığı konusunda tartışma var. Belgrad’da, sanat dünyasında ve dünyada yer alabilmenin başka bir yolu yoktu.

Bugün de Bosnalı entelektüeller özellikle Bosna’da yaşananlar konusunda Batı’nın duymak istemediklerini söyledikleri, yazdıkları taktirde ya da oryantalist bir bakış açısına sahip olurlarsa daha çok gündemde yer almaları mümkün. Kitapları basılacak, konuşma için davet alacaklar, üniversitelerde konuk öğretim üyesi olacaklar ve ödüllerle donatılacak. Maalesef Bosnalıların en değerli yaşayan edebiyatçılarından Cevat Karahasan bu durumun en güzel örneği. Türkçeye çevrilmiş “Gece Meclisi” isimli romanı var.

“….şu an için önemli şeyin, Sırp olmayan etnik grupların, şehirde yaşayan Sırplar dahil herkesin mağdur olduğu Sırp Şovenizmine karşı şovenizmle karşılık vermelerinin önüne geçmek olduğunu söyledim.”

Bu cümle Cevat Karahasan’ın “Metod Hakkında Bosna Tartışmaları” başlıklı denemesinden… Maymuncuk gibi Avrupa’da size tüm kapıları açar.

Bosna’da üç şoven grup var… Bu tam Avrupalıların isteği cümle…

“Irkçı nefret” “etnik nefret”in “savaşın gerçek sebebi” olduğuna yönelik tezler, ”Bosna Hersek Cumhuriyeti ile ilgili tartışmalarda standart klişe” ve “batılıların” özellikle François Mitterand (dönemin Fransa Cumhurbaşkanı), John Major (dönemin İngiliz Başbakanı), Douglas Hurd ve David Owen olmak üzere önde gelen Batılı devlet adamlarının bakış açısıydı. Oysa bugün tüm gerçekler “yaşananların Soykırım dahil Sırplar tarafından planlandığını, uluslararası toplumun Bosna’yı kandırdığını ve soykırıma izin verdiğini göstermektedir. Hatta David Owen’ın (Avrupa Birliği temsilcisi yani Avrupa’nın görüşü) başlangıç noktası; “Bosna asla toplumun çoğunluğunun, Müslümanların, normal ve demokratik bir hükümete sahip olduğu bir devlet olamaz. Basitçe söylemek gerekirse, bu kabul edilemez” idi ve Cutilleiro (1992) Vance–Owen (1993) Owen–Stoltenberg (1993) Washington Anlaşması (1994) temas grubu (1994) Dayton Antlaşması (1995) tüm barış planları Sırpların topraklarını genişletmelerini teyit etti ve sahadaki mevcut durumu kabul ederek Sırp saldırganı ödüllendirdi. Bunları söylemeye kalkarsanız Batı’da fazla bir yer bulmanız söz konusu olmadığı gibi en hafifinde “politik olmakla” damgalanırsınız…

Bosna Hersek sanatının 20. yüzyılın ikinci yarısındaki en büyük ve en önemli temsilcilerinden Mersad Berber (1940-2012) “Büyük Srebrenica Alegorisi” başlıklı eseri ile Srebrenica’nın acısına yaklaşırken sergilediği onurlu ve saygılı tavırda bile eleştirmen İngiliz Edward Lucie Smith Berber hakkında yaptığı söyleşide Bosna’da yaşananlar için “iç savaş” “vahşi Srebrenica katliamı” ifadeleri ile bir entelektüel olarak İngiliz resmi devlet politikası ile uyum içinde bulunmaktan hiçbir rahatsızlık duymamış ama Berber için son zamanlarda “politik çalışmalar” yapmıştır ifadesini kullanmaktan kaçınmamıştır.

Saraybosna Üniversitesi Felsefe Fakültesi emekli profesörlerinden ve Bosna Hersek Federasyonu Eğitim, Kültür ve Spor Eski Bakanı Prof. Dr. Fahrudin Rizvanbegoviç Bosna sancak Akademik Kültür ve Tarih Vakfı tarafından “Avrupalı Müslümanlar: Boşnaklar ve Diyoloğa dair tartışmalara Bosna’dan bir katkı” başlıklı bir konuşma yapmak üzere 24.04.2018 tarihinde İstanbul’a davet edilmişti. Güzel, aydınlatıcı, ileriye dönük ufkumuzu açan bir konuşma yaptı ama yine de “…İslam ülkeleri hem rönesansı, hem akılcılık dönemini, hem aydınlanma ve eğitimini hem sanayi devrimini, hem teknolojik gelişimi uykuda geçirdi. Bilişim devrimini de uyuyarak mı geçirecekler?” sözleri ile klasik oryantalist bir bakış ortaya koydu. Arap ve Türk dünyasından bulunan oryantalistlere Bosnalı Boşnak Müslüman entelektüeller de eklendi…

Sonra da konuşmasında Boşnak yazar Cevat Karahasan’dan söz etti.

“Metod Hakkında Bosna Tartışmaları” isimli denemesinden bazı bölümlerini aktardı. Ben de bunu özetliyorum.

“1992 yılının Aralık ayı başlarında,kuşatma altında Saraybosna’da akıllı ve iyi niyetli bir Fransız ile konuştum. Konuşmamız dört saatten uzun sürdü ve oldukça sevimsiz bir şekilde sonlandı, çünkü Fransa’dan gelen iyi insan incinmiş, ben ise suçluluk duygusu ile dolmuştum….. şimdi, yeniden bizim konuşmamızı anlamaya çalışıyorum…

Benim misafirim susuz nasıl yaşayabildiğimi sordu, ben ise bazen suyumuzun aktığını, yağmurun da yağdığını ve oluklardan yağmur suyundan toplamayı başardığımızı anlatıyorum. Devamında, Saraybosna’nın ve dört dinin birlikte yaşama imkanının savunulmasının, benim su problemimle ilgilenmekten daha önemli olduğunu anlatmaya çalışıyordum.

…benim Fransız misafirim, kuşların bile artık uğramadığı şehrimizin bu koşullarında ne yediğimi sordu. Hala şehirde büyük bir açlığın yaşanmadığını, sadece beş kilo kadar zayıfladığımı, ancak şu an için önemli şeyin, Sırp olmayan etnik grupların, şehirde yaşayan Sırplar dahil herkesin mağdur olduğu Sırp Şovenizmine karşı şovenizmle karşılık vermelerinin önüne geçmek olduğunu söyledim. Bilgeliğe devam ederek, Saraybosna’nın ikinci bir Kudüs olduğunu, çünkü sadece bu iki şehirde bu kadar yakın mesafe içinde tek tanrılı dört dine ait faal ibadethanenin mevcudiyetini hatırlattım

Fransız misafirim, eksi on beş derecedeki soğuğa, pencerelerinde camı olmayan bir evde nasıl dayanabildiğimi merak ediyordu. Muhatabıma, buna katlanmanın mümkün olduğunu samimiyetle anlatmaya çalışarak devamında dünyada tek bir Kudüs’ün kalması halinde bunun büyük sorun olacağını çünkü inandırıcı olabilmesi ve onu yaşayabilmemiz için, bu gerçeğin dünyanın en az iki yerinde görülebilir olması gerektiğini söyledim.

…..Fransız; onun beklediği ölçüde acı çeken kurban olmayı reddetmem nedeniyle incinen …Külltürlerimiz arasındaki farklar: Benim ki-içinde çoğulcu, çok sesli ve diyaloga açık, onun ki-içinde tekil, homojen ve monoloğa yatkın. Bir tarafta “Avusturya sevdalinkalarını” kendininmiş gibi, sarmalamış benim kültürüm, diğer tarafta onun bakış açısının kapsamadığı her şeyi yok sayan onun kültürü.

…………..Elektriksizliğe, susuzluğa, yiyecek bir şey olmamasına ve soğuğa bir şekilde katlanırım, ancak kendi şehrimde yalnız kalmaya nasıl katlanayım?! Eğer o sadece Kudüs’te doğrulanıyorsa, dünyanın birliğine ve bütünlüğüne nasıl inanayım?”

Ve Rizvanbegoviç devam ediyor… ”Cevat Karahasan Avrupalı Boşnak Müslüman, büyük entelektüel, gördüğünüz üzere, Fransız arkadaşı ile diyalog kurmaya çalışıyor ve başaramıyor. Avrupalı Fransız, asırlara uzanan, farklı olanı ve diğerini anlayamama tecrübesi ile (çünkü Polis’in dışındaki, yani Avrupa’nın dışındaki herkes, globalleşmiş dünyada barbardır) tüm kişisel iyi niyetine rağmen, sömürgeci mantalitesinden dışarı çıkamamaktadır. O başkasına yardım etmeyi arzu etmekle beraber, farklı olana saygı duymaktan uzaktır. O farkında olmadan, kendini güçlü hissetmekte ve diğerini fark edememektedir. O hem Bosna’da, hem Libya’da, hem Irak’ta, hem Suriye’de insani yardım sağlayandır, ancak o, açık fikrin ve insanı önde tutan yüreğin muhatabı değildir.”

Rizvanbegoviç ve Karahasan’dan, Libya’da, Irak’ta, Suriye’de ve Bosna’da Fransızların bırakın aktif olarak öldürdüklerini söylemeyi, milyonlarca ölüme sebep olduklarını söylemelerini bu entelektüel cesareti göstermelerini beklemek pek gerçekçi gözükmüyor.

“Entelektüel“ dendiğinde dünyada ilkler arasında Edward Said ismi akla gelmektedir.

Said; ömrü boyunca Filistin davasının yılmaz savunucusu olmuştur. İsrail, Filistin ve Filistinliler hakkında tartışmayı Amerika’ya taşımaya uğraşmıştır. Hatırı sayılır kişisel riskler göze alarak İsrail, Amerika ve özellikle Amerika’daki Yahudileri yaşananların sebebi olarak göstermekten ve suçlamaktan çekinmemiştir.

Said “Filistinlilerin İsrail’e yönelik tepkisi ve düşmanlığı ile İsrail’in 1948’den bu yana Filistinlilere ne yapmakta olduğu arasında en ufak bir bağ da kurulamamasından şikayet etmektedir. “Bütün bir tehcir, bir toplumun yıkılması, Batı Şeria ve Gazze işgali, katliamlar, bombardımanlar, sürgünler, toprak gaspları, cinayetler, kuşatmalar, aşağılamalar, kolektif cezalandırmalar ve suikastlar yokmuş gibi, Filistinliler on yıllardır bunları yaşamıyormuş gibi yapılırken, İsrail Filistinlilerin öfkesinin, düşmanlığının ve iflah olmaz anti-semitizm kurbanı olarak sunulmasından yakınmış ve bu durumun değişmesi için çabalamıştır.

Batılı oryantalistler kadar Arap entelektüellerin de bu duruma katkı sağladığına üzülmüştür.

Bosnalı entelektüeller de şimdi aynı yol ayrımında ama unutulmasın bir Edward Said geçti bu dünyadan…

Adem Fazlıoğlu
Adem Fazlıoğluadem@ademfazlioglu.com