BURAYA DİKKAT

Astım

Yazarlar

Bir yerlerde bir yanlışlık var

75 kez görüntülendi

Hüseyin Aga o gün heyecanla yatağından kalktı. Torunu Alija ile bugün için bir program yapmışlardı. Program öğleden sonrası içindi ama Hüseyin Aga’nın çocuksu heyecanı onu uyutmamış ve erkenden hazırlanmaya koyulmuştu.

Yıllar önce 14 yaşında bir çocukken muhacir olarak Türkiye’ye gelmiş olan Hüseyin Aga, bugün 78 yaşında tonton bir ihtiyardı. Ama ona sorsanız çocukluğunun geçtiği yerler ve yıllar zihninde hala dün kadar yakındı. Ve oralara duyduğu özlem azalmıyor, aksine her geçen gün artıyordu.

O günlere ait en net hatırladığı şey, kendisine verilen çobanlık vazifesini yaparken duyduğu gururdu. Hem bir işi başarabilme duygusu, hem de ailesine yardımcı olabilmek onu ziyadesiyle mutlu ediyordu. Hayvanlarını otlatmak için götürdüğü çayırlardaki o mis gibi ot kokusunu sanki hala ciğerlerine çekebilecek gibi hissetti birden kendini. Ve göz alabildiğince yemyeşil olan kırlar sanki gelip oraya uzanması ona kollarını uzatmış bekliyorlardı.

Hüseyin Aga’nın çocukluğuna ve topraklarına ait hatırladığı başka bir şey de annesinin yapmış olduğu o mis gibi peynirler ve sıcacık pogaçalardı. Eve yaklaşırken eğer o pogaça kokusunu duymuşsa artık onu kimse zapt edemezdi. Sevinç naraları atarak annesine sarılırdı. Bu pogaçanın yanında soka da iyi giderdi doğrusu. Aslında annesinin elinden mi yoksa o güzel topraklar ve iklimden mi kaynaklı bilinmez oralarda yediği her şeyin tadı çok güzel gelirdi ona. Ve hala o tatları özlediğini fark ederdi sık sık. Ama ne annesi, ne de o topraklar yoktu artık.

O yıllara ait hatırladığı ve özlediği başka bir şey daha vardı. Özellikle uzun kış gecelerinde evlerinde yapılan uzun posedaklar. O posedaklar sıcak muhabbetlerle doluydu. Herkes o gecelerde bulunmak için can atardı ve çocuklar da bu posedakların ayrılmaz bir parçasıydı. Bir kenarda oturur, saygı ve huşu ile orada anlatılanları dinler ve hafızalarına işlerlerdi. Hüseyin Aga da öyle yapmıştı. Orada yaşadıkları ve dinledikleri hala taptaze duruyordu anılarında.

Ayrıca bayram sabahları da bir başka güzeldi köylerinde. Dedesi Zaim Amica köyün en yaşlısı olduğu için tüm köylüler onu ziyaret ederek başlarlardı bayram gezmelerine. Annesinin yapmış olduğu pasul, pita ve birjandan oluşan bayram kahvaltısı muhteşem bir anı olarak kalmıştı anılarında. Misafirler için hazırlanan gurabileri de kimse annesinden güzel yapamazdı ona göre.

Unutulmayan anılar kervanında düğünler de vardı Hüseyin Aga için. Köylerinde düğünler bir başka güzel olurdu sanki. Armonikanın çalışı, koloya davet anlamına gelirdi. Herkes düğün sahibine elinden geldiğince yardım eder, ayrıca hediyesini de yapardı. Gelin almak için gelen svatovilerin karşılanması da başlı başına bir tören olurdu. Bir tarafta gelin için süslenmiş bir at, diğer tarafta üzerine gömlek asılmış bayrağı taşıyan Bayraktar… Bunların hepsi hala gözlerinin önüne geliyordu. Ve özellikle Türkiye’ye gelmeden 1 yıl önce yapılan ablasının düğünü. O günü hiç unutmamıştı Hüseyin Aga. Başına örtülmüş olan, pullarla bezenmiş çetkija bile ablasının gözyaşlarını saklayamamıştı. Ablası sanki ailesinin Türkiye’ye gideceğini ve onlardan kopacağını hissetmiş gibi o gün hıçkırıklarla ayrılmıştı babaevinden. Ve aynı acıklı ayrılış sahnesi onlar köyden ayrılırken de yaşanmıştı.

Muhacir olarak Türkiye’ye geldikten sonra yıllarca hep oraların özlemi ile yandı Hüseyin Aga. Babasına çok kızmıştı çocuk aklıyla neden bıraktık topraklarımızı diye. Ama zamanla anladı babasının onların geleceğini kurtarmak adına bu kararı aldığını ve kabullendi bu durumu.

Kabullendiler ve burada bir yaşam kurdular kendilerine. Ama bir yanları hep oralarda kalmıştı. Ve burada da vazgeçmediler birçok geleneklerinden. Annesi oradan getirdiği dimijalarını burada ölümüne kadar giymeye devam etmişti. Düğünlerinde de ellerinden geldiği kadar hep yaşattılar oradaki adetlerini. Buradaki gençler bir Boşnak düğünü olduğunda çaçak, şote oynadılar, gelinler çetkija örttüler. Ayrıca yine en süslü dimijalar, kaftanlar ve kolanlar gelinlerin çeyizlerinde, dolaplarında yerlerini almıştı.

Hayatı boyunca hep bir gün doğduğu yerleri gezmek ve görmek için oraya gitmenin hayalini kurdu kendi içinde. Fakat bu hep bir hayal olarak kaldı. Önce maddi sıkıntılar ve yokluklar buna fırsat tanımadı. Muhacir olmak zordu. Fakat oralardan gelen bir akrabaları veya tanıdıkları olursa bu onlar için bayram anlamına gelirdi. Sıra ile bu misafiri evlerine davet edip ağırlarlardı. Onun şerefine tüm akrabalar bir araya gelir, tadına doyulmaz posedaklar yaşarlardı. Ve gidemedikleri, göremedikleri memleketlerine olan özlemlerini bu misafirliğin sayesinde dindirmeye çalışırlardı.

Zamanla maddi durumları iyileşti. Gitmeyi çok istediği günlerde eşinin hastalanması ve daha sonra da vefatı doğduğu toprakları ziyaret etme hayalini tamamen suya düşürdü Hüseyin Aga için. O artık çocuklarına hem anne hem de baba olmak zorundaydı. Ve böylece yıllar akıp geçti.

Alija İzetbegoviç’e olan sevgisinden Alija adını verdiği torunu, dedesine çok düşkündü. Ve dedesinin doğduğu topraklara ve oradaki geçmişine, kültürüne olan özlemini de çok iyi biliyordu. Bu nedenle bu ay İstanbul’da yapılacak olan Kültür Günleri’ne dedesini götürmeyi kafasına koymuştu. Belki biraz da olsa geçmişi ile arasındaki özlemi giderir, orada özlediği şeyleri tekrar yaşamaktan mutlu olur diye düşünmüştü. O yüzden birlikte program yapıp o gün Kültür Günleri’ndeki etkinliklere gideceklerdi.

Hüseyin Aga torununun kolunda geldiği salonda çevresinde olup bitenleri inceliyordu. Yıllardır hayalinde yaşattığı, anılarından bugünlere taşıdığı birçok şeyi orada görmeyi bekliyordu. Bugün onun için geçmişine uzanacak bir köprü olacak diye düşünüyordu.

İnsanlar toplanmış, hararetli bir şekilde aralarında konuşuyor, yapılacak etkinliklerden vs. bahsediyorlardı. Hüseyin Aga bir an kendini ortama ve insanlara çok yabancı hissetti. Oysaki buraya gelirken kendi geçmişinden bir iz bulacağını, kendi kültüründen örneklerle karşılaşacağını düşünmüştü. Ve yılların içinde yakmış olduğu özlem ateşini bugün burada bir nebze olsun söndüreceğini hayal etmişti. Ama bırakın bu özlemi gidermeyi, kendini bu dünyaya ait hissetmediğini fark etti birden. Onun kültürü diye sunulan şeyin aslında ona ne kadar yabancı olduğunu hissetti. “Bir yerlerde bir yanlışlık var ama nerede acaba” diye düşündü. Orada sunulan müziğin, edebiyatın ya da sinemanın onun kültürünü anlatmaya muktedir olmadığını ve sadece bunların kültür sayılamayacağını geçirdi aklından ve kalbinden.

Kendisi cahil, sıradan bir adamdı. Bu düşündüklerini söylese belki birileri alınır veya kırılırdı. Sonuçta bu etkinlikleri düşünen, hazırlayan kişiler koca koca okumuş adamlardı. Kendisi onlardan iyi mi bilecekti. “Varsa bir yanlışlık bendedir” dedi kendi kendine.

Orada ayrılırken şöyle mırıldanıyordu içinden; ”Kültür senin neyine be Hüseyin Aga… Sen hayallerinle yaşamaya devam et. Sen orada mutlusun. Herkes kendi dünyasında yaşasın. Senin dünyan sana yeter.”

Emine Sakarya
Emine Sakaryaeminesakarya@hotmail.com