BURAYA DİKKAT

Astım

Yazarlar

Bir nefes uzakta

17 kez görüntülendi

Çoğumuz neyin ne olduğunun, ne yapacağımızı, hayatımızın hangi rüzgarda nasıl sürükleneceğinin okul çağındayken farkına vardık. Tam da o zamanlar her şey üst üste geldi: dersler, gerçekler kısaca yeni öğrendiğimiz çoğu şey. Öğrendiğimiz her yeni gerçek yaşamımızı daha gerçek kılarken kimimizi daha umursamazlaştırdı, kimimizin daha da üstüne gelmeye başladı, yoldan çıkardı belki de. Bu şekilde nereden geldiğini bilmediğimiz trenlerin en ön vagonuna binmekten alamadık kendimizi. Yarına çıkmanın bile kesin olmadığı şu dünyada yaşamın sahteliğinden kurtaramadık kendimizi: sahte gülüşler, sahte duygular, yalanlar; bu şekilde sadece yaşadığımız zamanı daha da dayanılmaz kılmaya başladık… Bu yaptığımız akıp giden zamana ayak uydurmak değildi, hayatın bütün eğlencesini ayağının tersiyle itmekti. Mutluluğu elde edemediğimiz o gerçek zamanlar hayatı daha da zorlaştırdı, etrafımızdakileri de mutsuz etmeye çalıştık belki; belki de sırf bu yüzden tüm zamanların en zor senesi, en çalkantılısı ve en gerçeği olmaya başladı lise. Biz böyle bir oraya bir buraya savrulurken zaman da avuçlarımızdan akıp gitti. Ne ne yapacağımızı ne de ne yaptığımızı bilebildik.. Sonucunu bilmediğimiz sebeplerin arlasından sürüklendik ya da sebebini aradığımız sonuçların. Öyle veya böyle ölüm bizi de bulduğunda bütün sebepleriyle fark ettik yaşamayı, yaşatmayı… her ne kadar bu neyin ne zaman olacağını, her olayın ardından hangisinin sıralanacağını kaç trenin kaçıp gideceğini bilememe durumu bizi rahat kılsa da değişmeyen tek şey gölge gibi peşimizdeki ölümdü.

Biz hiç ölmeyecekmiş gibi umursamadan yaşarken, ölümün farkına varmazken aslında ölümle dipdibeyizdir… Mesela düşündünüz mü o çok sevdiğiniz insanlarla kavga edip aranız bozulduktan sonra o ortamdan ayrıldığınızda, mesela uykudayken ya da herhangi bir dikkatsizlikle o kişinin ellerinizden kayıp gidebileceğini, o kavganın onu son görüşünüz olabileceğini? Ve sonra yaşayacağınız pişmanlığı… Geri dönüşü olmayan yollara girmektense o anı o sırada düzeltmeye çalışmak, sevdiklerinle daha güzel vakit geçirmek, mesela her yalnız hissettiğinde sarılmak varken neden kendi yalnızlığımıza itiyoruz kendimizi? Mantığa sığdırmaya çalışmaktansa mantığına göre yaşamak daha iyi değil mi?

Kağıdın üstüne bıraktığımız izdir yaşam, kalem ise kendimiz. Hangi kağıdı nasıl çizeceğimize, hangisini yırtıp hangisine sanat eseri oluşturacağımıza biz karar veririz. Yaşam bizim verdiğimiz anlamlar çerçevesinde çizilir. İsteklerimiz tercihlerimiz teker teker sıralanırlar, kaderin yolunu çizerler. Bazı durumlarda da tam tersi olur kendi mantığımıza ve duygularımıza göre benimseriz olayları. Bir şekilde mantık çerçevesinde yaşamaya çalışırız hep. Mesela birini, yakınımızı, kaybettiğimizde her ne kadar üzülsek de sakinleştiğimizde “hastaydı zaten bu kadarmış vakti” yoluyla olayı atlatmak daha kolay gelir insana. Aynı şekilde bir bebeğin ölümünü kabullenmek de en az o kadar zordur ama ona da “en azından böyle kirli bir dünyaya gelmedi çocuğum” dersiniz belki de. Yani bu zamana kadar yaptığımız gibi ve bundan sonra da olacağı gibi çoğu gerçeği kendi sınırlarımıza adapte etmeye çalışırız. Ufak tefek sebepler üretiriz bunu kabullenebilmek için, gelecekten geçmişi düzeltmek imkansız ama şu anın geçmiş olduğu zaman pişman olmayacağımız gibi davranmak mümkün. Anı yaşamak, sevdiklerinizle daha fazla vakit geçirmek, onlar yanınızdayken onlara sarılabilmek varken neden acıları eziyetlere çeviriyoruz?

Ölüm hepimize sadece bir nefes uzaktayken sevdiklerimizin hala kalbini kırabilmek sadece insanların harcı işte. Hepimiz belirli vaktin gelmesini beklerken bu “boş” vakti bomboş sebeplerle başkasının kalbini kırmakla doldurmak ne kadar mantıklı?

İşte pişmanlıklarla dolu kırık parçaları yapıştırarak kalpleri doldurmak da onları sevgiyle donatıp sanat eserlerine dönüştürmek de bize kalmış. Hepsi sadece bir nefes uzakta…

İrem Gökçe Yener
İrem Gökçe Yeneriremgokce.yener@gmail.com