BURAYA DİKKAT

Astım

Yazarlar

Ardımızda daha iyi bir tarih bırakmak için

18 kez görüntülendi

“Tarih sadece sürekli değişimin değil, aynı zamanda ve devamlı olarak imkânsız ve beklenmeyenlerin gerçekleşmesinin hikâyesidir.”

İslam Deklarasyonu kitabının “İslami Düzen” başlıklı bölümünde Aliya’nın tarih hakkındaki vurgusu bu yöndedir. Bosna mucizesi de tüm bir insanlık tarihi de Allah’ın var ettiği ve imkânsız olabileceği düşünülen onca insanlık badiresi de beklenmedik türden hadiselerin varlığı ile gerçekleşmiştir. Öyle ki tarih boyunca karşılaşılan bazı sahnelerin “realite” olarak tüm olumsuzlukları ile oluşturdukları karamsar tablolar, inançlı nesiller karşısında tüm gerçekçiliklerini kaybetmiştir. Bu noktada Aliya’nın Müslüman topluluklar hakkındaki iyimser yaklaşımı oldukça açıktır:

“Biz, Müslüman toplulukların pasif kalmalarını mahkûm eden ve hiçbir umuda yer bırakmayan realizmi yok saymaktayız.”

Realizmin burada gerçeklikleri yok saymak gibi bir anlamda değil, görünüşten ibaret materyalist bir mantık ile aldanmak anlamında vurgulandığı görülmektedir. Fakat daha öncesinde Aliya bu satırları kaleme alırken, inançların yok sayıldığı coğrafyalardan birinde yaşıyor olmasına rağmen kendisini “Müslüman toplulukların” bir parçası olarak görmekte, sosyal bir probleme çözüm üretirken Müslüman topluluklar adına çözüm yollarını sıralama arzusuyla önümüzde durmaktadır. Ayrıca bu tespitin “… hiçbir umuda yer bırakmayan realizmi yok saymaktayız.” vurgusu, Kur’an-ı Kerim’deki “Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; eğer inanmışsanız şüphesiz en üstün olan sizsiniz.” (Al-i İmran 139) ayetini hatırlatmaktadır.

Tarih boyunca en ürkütücü görünen sahnelerde bile dünya Müslümanlarının en ulvi motivasyon kaynağı olan bu ayet, ırk ve etnisiteye dayalı her türlü milliyetçiliğe bir tür reddiye içermesinin yanı sıra üstünlüğün ancak inananlar nezdinde ve tabiatı itibariyle Allah katında ayırt edilebilir bir unsur olarak bilinmesini, bunun dışında insanlığın kendi realite algılarına göre oluşturdukları üstünlük kavramlarının geçersiz oluşunu en net şekilde vurgulamaktadır.

Peki realite olarak bilinen nice hadiseleri altüst eden Bedir gibi, Hayber gibi, Kurtuluş Savaşı gibi, Bosna Savaşı gibi ancak ve ancak İslam uğruna ve İslami motivasyonlarla gerçekleştirilen kırılma noktalarını yaşatan bu ruh, nasıl bir kişilik donanımını gerektirmektedir. Aynı yazıdaki satırları geriye doğru tarandığında Aliya’nın bu noktada da kısa ve keskin tespitleri bulunduğunu görmekteyiz:

“Yani ilk olarak vaiz, daha sonra ise asker olmak zorundayız. Vasıtalarımız ise şahsi örnekliğimiz, kitap ve kelamdır.”

Bu noktada savaş meydanında canını ortaya koyan bir asker olmadan önce ve o asker olabilmek için, öncelikle canın ne uğruna ortaya konulduğunun bilincinde olunması gerekmektedir. Buradaki “vaiz” metaforu, Aliya’nın Genç Müslümanlar davası boyunca var olması için uğraş verdiği “şuurlu Müslüman karakteri” olarak somutlaşmaktadır. Böylesi bir bireyin eylem vasıtaları ise şahsi bir örneklik olarak kendi iradesi, insanlık ve tüm bir alem ile münasebetlerini belirleyen Kitab’ı, kitabını ve ideallerini tüm bir insanlığa tebliğ etme vasıtası olan kelamı olacaktır.

Bu vasıtalarla hareket etmek ve insanlığa içerisinde bulunduğu karanlık noktalara dair çıkış yolları sunmak her ne kadar “gerçek dışı” olarak algılanırsa da, yazımızda ilk olarak belirttiğimiz Aliya’nın tarih hakkındaki tespiti bu problemin çözümünü sunmaktadır:

“Tarih sadece sürekli değişimin değil, aynı zamanda ve devamlı olarak imkânsız ve beklenmeyenlerin gerçekleşmesinin hikâyesidir.”

İmkânsız, olağanın ötesinde ve gerçek dışı görülen pek çok şey yaşanmış, tarihe not düşülmüş ve bu günlerin yaşanmasına vesile olmuştur. Ve insanlık, tarih boyunca beklemediği ve gerçekleşmesini ummadığı nice sahnenin yaşandığına şahitlik etmiştir.

Gerçekleşen tüm hadiseler için iki türlü şahitlik etmek mümkündür; irademizle iştirak ederek gerçekleşmesine vesile olduğumuz, rehberimiz olan Kitabımız’a bağlı kaldığımız ve insanlığa hakikati tebliğ ettiğimiz bir tarih akışı da mümkündür, bunların hiçbirini umursamadan kendi akışına bırakılmış iradesizce ve değerlerden yoksun bir tarih akışı da mümkündür. İnsan, bu iki yol arasındaki hassas çizginin hangi tarafında duracağını kendi eylem ve söylemleri ile belirleyerek kendi yolunu çizmektedir.

Samet Öztürk
Samet Öztürksametozturk@live.com