BURAYA DİKKAT

Astım

Yazarlar

Aliya’nın idealinde hedefe giden gerçek yol

11 kez görüntülendi

Yalnızca Boşnaklar yahut yalnızca Türkler için değil, tüm ulusçuluk fikirlerinin ötesindeki bir bakış açısı ile insanlığın umudu olarak tüm Müslüman halkların istikbali için şu soruyu soruyor Aliya: “Müslüman halkların, aynı yerde devr-i daim yapmaktan, bağımlılıktan, fakirlikten ve geri kalmışlıktan kurtulmalarını istiyor muyuz?” (İslam Deklarasyonu, s.19)

Öyle görünüyor ki Aliya, yaşadığı yüzyılda hiçbir Müslüman ülkenin bağımsız ve yeterince güçlü olduğunu düşünmemektedir. Bunu kitaplarının satır aralarındaki muhtelif mesajlardan anlamak mümkün olduğu gibi, bu sorunun peşi sıra sorduğu soru da bu anlamı pekiştirmektedir: “Yeniden ve emin adımlarla, şerefle ve aydınlık yolunda, kendi kaderlerinin sahibi olmalarını istiyor muyuz?”

Net olarak anlaşılan odur ki Müslüman toplumlar yirminci yüzyılda kendi kaderlerini yönlendirememekte ve onların istikametlerini başkaları çizmektedir. Bağımsızlıktan, iktidar ve irade sahibi olmaktan böylesine uzak durumdaki bir insan kalabalığının istikameti nasıl belirlenebilecektir? Aliya’nın bir sonraki sorusu, aklımıza takılanların cevabını özetler gibi görünmektedir:

“Ahlaklılığın, dahiliğin ve cesaretin kaynaklarının bütün gücüyle yeniden fışkırmasını istiyor muyuz?”

Yapılması gereken her ne ise ahlak, deha ve cesaret ile gerçekleştirilebileceğine inanan Aliya, dirilişin bu üç sacayağının kendi kaynaklarından adeta bir volkan gibi fışkıracağını düşünmektedir. Bir diğer anlamda ise, kaynaklarına dayanmayan bir ahlakı, köklerinden uzak bir deha anlayışını ve hakikatin dışındaki bir cesaret tablosunu kabul etmemektedir. Peki bu konuda zihnimizde oluşturulan tasvirler ile hakikat arasındaki farkı nasıl ayırt edebileceğiz?

“O zaman bu hedefe götüren yolu açık bir şekilde işaret edelim: İslam’ın bireysel, ailevi ve toplumsal hayatımızın tüm alanlarında İslam düşüncesinin yenilenmesi ve Endonezya’dan Fas’a kadar tek bir İslam birliğini gerçekleştirmek.”

Her bir kelimesi üzerine uzun uzun düşünebileceğimiz bu paragrafı kısaca açmakta fayda var. Evvela İslam, salt bireysel ve salt iç dünyaya yönelik bir ritüeller manzumesi değil; bireyi, yakın çevresini teşkil eden ailesini ve tüm bir toplumsal hayatını kuşatan evrensel bir düzen olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylelikle hem öte dünyalarda algılanan şekliyle bir ruhban (din hizmeti veren sınıf) ve laik (din hizmeti alan sınıf) ayrımının, hem de inancı yalnızca hayatın belli zaman dilimlerine hapseden kısıtlı bir din algısının dışında, hayatın her bir anını kapsayan bütüncül bir yaşam tarzı olarak belirmektedir. Ancak böylesi bir İslam algısı, yüzyıllar öncesinde gelip sabit bir şekilde hayatı çevreleyen, hayatın akışkanlığını durağan hale getiren donuk bir kanun değil, düşünce dünyamızı yenileyen ve düşünce dünyamızı yeniledikçe bir düşünce yapısı olarak kendisini kendi kadim mirası üzerinde güncelleyen muazzam bir birikimi işaret etmektedir.

Coğrafya açısından bu idealin herhangi bir sınırı bulunmamakla birlikte, tarihi kapsam alanı itibariyle doğu noktasında Endonezya’dan batı ucunda Fas’a kadar adının yaygınlaştığı tüm bir toprak parçası bu kültürün öncelikle hâkim olması gereken anavatanı konumundadır.

Peki bu “ideal”, ütopyalarla karıştırılabilecek bir fikir yumağı mıdır?

“Bu hedef uzak ve ihtimal haricinde görülebilir, ancak imkan dairesinde bulunduğu için gerçektir. Aksine her bir gayr-ı İslami program çok yakın ve hedefin yanında görülebilir; ancak o, İslam âlemi için tam bir ütopyadır, çünkü imkânsız dairesinde bulunmaktadır.”

Tüm Müslüman halklar için çözüm en net ve en berrak haliyle, gören ve görmek istemeyen gözlerin önünde, kendisine dikkatle odaklanmamızı beklemektedir:

“Tarih apaçık bir tespiti göstermektedir: Müslüman halkların hülyasını heyecanlandıracak ve onlar arasında gerekli olan disiplin, ilham ve enerjiyi gerçekleştirecek tek düşünce İslam’dır.

Birilerinin işine gelir veya gelmez, mevcut ezberlere uyar veya uymaz, “banel, çağdışı, ilkel” vb. şekillerde algılanır ya da algılanmaz; hakikat ancak ve ancak Allah’ın yolu ve ebedî önderimiz Hz. Peygamberimiz’in rehberliğidir.

 

Samet Öztürk
Samet Öztürksametozturk@live.com