BURAYA DİKKAT

Astım

Yazarlar

“BOŞNAKLARIN İHTİYAÇLARINI BİLMİYORLAR”

79 kez görüntülendi

Bosna’da, Boşnaklar için gazetecilik yapan, onların hayatlarına dokunabilmeyi başarmış Türkiyeli bir Boşnağın, Anadolu Ajansı Saraybosna Muhabiri Kayhan Gül (Şahoviç)’ün hikayesi…

Öncelikle kendinden biraz bahseder misin?

1987 Kırklareli doğumluyum. Kırklareli’nin Boşnak köyü olan Aksicim’de doğdum büyüdüm. Aksicim 350-400 nüfuslu ve nüfusunun tamamının Boşnak olduğu bir köy. Büyük çoğunluğu Sancak kökenli, birkaç aile de Bosna Hersek kökenli. Benim de keza baba tarafım Sancaklı, anne tarafım Bosna Hersekli. Babamlar Novi Pazar’dan, annemler ise Mostar tarafından göç etmişler. Annemler Balkan Savaşı yıllarında (1912), babamlar ise 1925’de, 1924 yılında Sancak’ta yaşanan Şahoviçi Katliamı’ndan bir yıl sonra Türkiye’ye gelmişler. Babam Şahoviç, annem Şatara sülalesinden.

İlköğretim ve liseyi Kırklareli’nin Vize ilçesinde bitirdikten sonra 2005 yılında Ankara’da Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü kazandım. Hazırlık sınıfıyla birlikte 5 yılda mezun oldum.

Ankara gibi bir yerde uluslararası ilişkiler okudun. Bölüm ve şehir olarak aslında birbiriyle çok uyuşan bir durum söz konusu. İdealin neydi, ne olmak istiyordun?

Hem bölüm hem de şehir iyi kesişmişti, evet. Liseyi bitirip bu bölümü seçtiğimde bir diplomatlık hayalim vardı. Okula başladıktan sonra ise kamuda görev almak yerine özel sektörde bir şeyler yapabileceğimi düşündüm. Kendimi daha fazla geliştirebilecek bir yerde çalışmak istiyordum. Ta ki, dördüncü sınıfa kadar. Dördüncü sınıfta hocalarımın da teşvikiyle yüksek lisans yapma fikri ve imkanı doğdu.

Bosna Hersek hayatına nasıl girdi?

Dördüncü sınıfı bitirdikten sonra babamın bir nevi mezuniyet hediyesi olarak ilk kez 2010 yılında Bosna Hersek’e gittim. Saraybosna’yı çok sevdim, ülkeyi çok sevdim. Zaten 3. ve 4. sınıfta ev arkadaşlarım Bosnalı ve Karadağlı öğrencilerdi. Boşnak arkadaşlarım sayesinde zaten kültüre bir aşinalık vardı. Oraya gidince hiç yabancısı olmadığımı fark ettim. Bosnalı Boşnakların yaşam tarzı, Türkiye’deki Boşnaklara çok benziyordu. Çok fazla zorluk çekmedim. Boşnakçayı büyük ölçüde öğrenmiştim. Öyle bir sıkıntı da yaşamadım.

Ben 2010’da Bosna’ya tatil için gitmiştim. Bir süre sonra Türkiye’ye döndüm. Burada bazı kurumların projelerinde çalıştım. 2011 yılında ise yüksek lisansa başvurmak için Saraybosna’ya gittim. Oradaki birkaç üniversiteyle yazışıyordum. Neticede Saraybosna Devlet Üniversitesi’nin yüksek lisans için en uygun olduğunu gördüm. Eğitim de Boşnakçaydı. Gittiğim fakülte İlahiyat Fakültesi idi. Çünkü Ankara’daki son yılımda İslamofobya üzerine araştırmalar yapmıştım. Bunun üzerine kendimi geliştirmek istiyordum.

Peki Boşnakça’yı nerede öğrendin? Ailende Boşnakça konuşuluyor mu, Boşnakça kursuna mı gittin?

Ailemde hala Boşnakça konuşuluyor. Özellikle babaannem Türkçe bilmesine rağmen, ısrarla hala Boşnakça konuşuyor ama aileden öğrendiğimi söyleyemem. Aslında bu durum benim biraz avantajım oldu. Ankara’da okuduğum dönemde, gerek ev arkadaşlarım, gerekse okul arkadaşlarım arasında pek çok Bosna’dan, Sancak’tan ve Karadağ’dan gelen Boşnak arkadaşım vardı. Onların sayesinde modern Boşnakça diyebileceğim Boşnakçayı öğrendim. Kursa hiç gitmedim. Pişman da olmadım açıkçası. Belki kurs dilbilgisi anlamında bana bir şeyler katabilirdi. Ama ben dilin konuşarak daha iyi öğrenileceği kanısındayım. Böyle yaparak da Boşnakçamı geliştirdim.

Gazetecilik nereden çıktı da mesleğin oluverdi?

Ben yüksek lisans için evraklarımı hazırlarken Ankara’dan, o dönemde TİKA’da görev yapan yakın bir arkadaşım Anadolu Ajansı’nın Balkanlar Bölge Müdürlüğü açacağını söyledi. Bölge müdürlüğünün merkezi Saraybosna olacaktı. Bu bilgiyi aldığımda 2012 yılının başıydı, ben ise 2011 yılının Aralık ayında yüksek lisans için kağıtlarımı üniversiteye teslim etmiş, kabul edilmeyi bekliyordum. Arkadaşım “istiyorsan git görüş, hem Boşnakçan hem Türkçen var, onların da senin gibi insanlara ihtiyacı var” dedi.

Ajans 2012 yılının Mart ayında Saraybosna’da çalışmalarına başladı. Anadolu Ajansı’nın 100. Yıl vizyonu kapsamında çok dilli yayına geçme projesinin bir adımıydı Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça yayın. O kapsamda Saraybosna’ya büyük bir ofis açıldı. İlk görüşmeye gittiğimde çok fazla yeşil ışık alamadım. Daha sonra bir görüşme daha oldu. Bu kez olacak gibiydi, umutluydum. Sonrasında bekleme süreci başladı.

Bu sırada şu andaki eşim olan o dönemki kız arkadaşımla evlilik planları yapmaya başladık. 2012 Haziran’da evlenmeye karar verdik. Düğün için kararlaştırdığımız tarihten 3 gün önce dönemin AA Balkanlar Bölge Müdürü Ömer Çetres beni aradı, “Kayhan kabul edildin” dedi. Hala istiyorsam ajansta başlayabileceğimi söyledi. Ben o sırada Türk kurumlarının farklı projelerinde görev alıyordum. Bunların hepsi geçici işlerdi.

Ömer Abi, Çarşamba günü aradığında nikahımın hangi gün olduğunu sordu. Cumartesi olduğunu söyledim. “O halde düğün hediyen bizden olsun” dedi. Düğünden hemen sonra, temmuz ayının başında Anadolu Ajansı’nda çalışmaya başladım. 4 yılı da geride bıraktım.

Bosna Hersek’te 4 yıldır gazetecilik yapıyorsun, artık Bosna halkının bir parçası olmuş durumdasın. Türkiyeli bir Boşnak ve bir gazeteci olarak Bosna Hersek’te yaşamak nasıl bir şey?

Türkiye’de yaşamış bir Boşnak ya da Boşnak olmasa da olur bir vatandaş, Bosna Hersek’e ilk gittiğinde kesinlikle yabancılık hissetmiyor. Bize hiç yabancı olmayan bir kültür yaşanıyor bu ülkede. Osmanlı mimarisi olsun, insanların davranışları olsun, yemekleri olsun bize hiç yabancılık hissettirmiyor.

Çok yakın bir zamanda yaşanmış bir savaş ve acılar halkın üzerinde nasıl bir etkiye sahip?

Ben öğrenciyken çok fazla Bosnalı arkadaşım vardı ve hepsi zaten Bosna Savaşı’nı yaşamışlardı. Babası şehit olan arkadaşlarım da vardı. Ankara’da okurken Bosna Savaşı’na dair çok fazla hikaye dinledim ve okudum. Ancak Bosna’ya gidince, hele bir de gazeteci olarak çalışınca anlatılanların ötesinde o yılları birebir yaşamış insanlara dokunma imkanınız oluyor. Birçok ismi kitaplardan ya da haberlerden duyuyorduk. Şehit anneleri, şehit yakınları, toplama kampı mağdurları gibi insanlarla mesleğimiz gereği bizzat tanışıp hikayelerini kendilerinden dinleme fırsatımız oldu. İnsanı en fazla etkileyen boyutu o oluyor. Canlı tanıklarından dinlediğiniz zaman yazılanlardan, okuduklarınızdan çok daha öte boyutlarda şeyler olduğunu görüyorsunuz. Gazeteciliğin en büyük getirisi Bosna Savaşı’nı birinci ağızlardan dinlemek ve öğrenmek oldu.

Ben savaş yıllarını hatırlamıyorum bile. 3-4 yaşlarındayım ve Türkiye’deydim. Birincisi uzaktım, ikinci ilgilenecek kadar büyük değildim. Tanıklarından dinleyince savaşın ne kadar büyük boyutlara ulaştığını gördüm.

Boşnaklar savaştan ders aldılar mı?

Kısmen evet. Ben eskiyi görmedim, yaşamadım ama bu konuda anlatılanlardan yola çıkınca dersler çıkarıldığını söyleyebilirim. Savaş öncesinde öyle seviyeye gelmiş ki Hırvatlardan, Sırplardan kız alıp vermeler sıradan bir durummuş. İslamiyet’in kültürel bir etkinlik gibi yaşandığı dönemlermiş. Savaş her ne kadar birçok acıya neden olsa da aslında Boşnakların kendi kimliğini kazanmasını da sağladı. Dine çok ciddi bir dönüşün olduğunu görüyoruz. Bu konuda Türkiye’den biraz ayrılıyorlar. Mesela açık diyebileceğimiz kıyafetler giyen birisi 5 vakit namaz kılabiliyor. Ve ibadetini “bu benim görevim” diyerek yapıyor.

Boşnak halkı şu anda mutlu mu?

Bence mutlu değil. Kiminle konuşsak her bireyin en az bir yakınının savaşta şehit ya da gazi olduğunu öğreniyoruz. Her Boşnak bir şekilde savaştan etkilenmiş. Dolayısıyla herkes adaletin tam olarak sağlanamadığı görüşünde. O kadar soykırım, katliam, tecavüzler ve işkenceler yaşandı ama bunların karşılığı olacak bir ceza verilmediğini düşünüyor insanlar. Adalet sağlanmadıkça da mutlu olamayacaklar.

İkinci bir konu da; hala binlerce kişi kayıp. Savaş zamanı 40’lı yaşlarda olan anneler, şimdilerde ömürlerinin son günlerini geçirirken hala katliamlarda öldürülen çocuklarının cansız bedenlerine kavuşamadılar. Bir mezarları bile yok! Bu ailelerin en büyük sıkıntısı bu aslında. Adalet olmayınca vicdanlar huzur bulmuyor, mutluluk da mümkün değil.

Dayton Barış Antlaşması o dönem için belki en uygun çözüm olarak görüldü ve kabul edildi ama bugün geldiğimiz noktada Bosna Hersek’in sorunlarına çare olamıyor. Boşnaklar 3,5-4 yıl savaştılar, bugün belki somut olarak bir Bosna Hersek devleti var ama Dayton’la birlikte gelen o karmaşık yapı insanları fazlasıyla rahatsız ediyor.

Şu anda Bosna’nın ve Boşnakların en büyük sorunları neler?

Çok fazla göç var Bosna’da. Üniversiteyi bitiren neredeyse herkes yurt dışına gitmeye çalışıyor ya da üniversiteyi yurt dışında okumaya çalışıyor. Karmaşık sistemi ve politik kavgaları saymazsak ülkenin en önemli sorunu olarak aşırı göç vermesini gösterebiliriz.

Aslında ülkenin inanılmaz doğal kaynakları var. Bosna’da her şey var. Her adım başı bir kaynak var, sular fışkırıyor, ormanları çok zengin. Turizm için muhteşem niteliklere sahip bir ülke. Bu potansiyel fazlasıyla var. Osmanlı, Avusturya Macaristan ve Yugoslavya dönemlerini bir arada yaşayabiliyorsunuz. Aynı zamanda 90’lı yıllardaki savaşların izlerini hala görebiliyorsunuz. Bu açıdan tarihi bir yer. Sürekli iç çekişmeler var, bu yüzden de sahip olduğu potansiyeli kullanamıyor. Bu da haliyle işsizliğin artmasına, insanların umutsuz ve karamsar olmasına yol açıyor.

Bu karamsarlıkta siyasetçilerin payı hiç yok mu?

Siyasetçilerin karşısında da ülkenin karmaşık yönetim sistemi var. Bir şeyler yapmak isteyen idareciler mutlaka vardır ama bu sistem onların da elini kolunu bağlıyor.

Türkiye’nin son yıllarda Balkanlar’da daha etkin bir politika izlediğini görüyoruz. Boşnaklar bu ilgiyi yeterli görüyorlar mı? Sırpların Sırbistan’a, Hırvatların Hırvatistan’a sırtlarını dayadıkları Bosna Hersek’te Boşnaklar için Türkiye ne ifade ediyor?

Türkiye’nin yaklaşık 15 yıldır Balkanlar’a büyük ilgisi var. Sadece Bosna Hersek’e değil, Kosova’ya, Makedonya’ya karşı da destek vermeye gayret gösteriyor. Bunu TİKA, Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumlar ya da büyükelçilik makamları ile yapıyor. Anadolu Ajansı’nın da politikalarından biri bu. Boşnakça, Hırvatça, Sırpça bu anlamda AA’nın ilk yabancı dil yayınları arasında yer alıyor.

Bu ilginin halkın gözünde son derece olumlu tepkiler getirdiğini görüyoruz. Boşnaklar Türkiye’yi ve Türkleri kardeş olarak görüyorlar ve bunu her fırsatta dile getiriyorlar. Yugoslavya döneminde kopmuş olan bağların (ki bunda Türkiye’nin de payının olduğu söylenebilir) onarılması ve yakınlaşmanın yeniden sağlanması Boşnakları memnun ediyor. Yetersiz buldukları noktalar da var. Ekonomi bunun başında geliyor. Bosna Hersek küçük bir ülke ve Türkiye’nin burada yapacağı ekonomik atılımların halka büyük katkısı olacağı düşünülüyor.

Ekonomik katkısı hiç yok mu Türkiye’nin?

Gerçi ülkede uzun yıllardır faaliyet gösteren bir Ziraat Bankası gerçeği var. Türkiye son 4-5 yılda Ziraat Bankası aracılığıyla sağladığı iki krediyle Bosna ekonomisine destek vermeye çalıştı. Bu kredilerden ilki savaş nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan vatandaşların, evlerine dönmelerini ve iş kurmalarını sağlamak amacıyla verildi ve 100 milyon euro civarındaydı.

İkinci kredi de 50 milyon euroyu buluyordu. Bu kredi, küçük ve orta boy işletmelerin büyümelerine teşvik sağlamayı ve istihdamı artırmayı amaçlıyordu. Bu kredilerle 2 bine yakın insan istihdam edildi, pek çok proje hayata geçirildi. Bosna Hersek gibi küçük bir ülkede 2 bin kişinin iş sahibi olması çok ciddi bir olay.

Türkiye’de doğdun büyüdün, okulunu bitirdin; ancak ekmeğini Bosna Hersek’te kazanıyorsun. Bosna’da evlendin, çocukların oldu. Bundan sonra kariyer planlaman nasıl olacak?

Ben belki eğitim olarak gazeteciliği bitirmedim ama 6,5 yıldır bu mesleğin içindeyim ve işimi çok seviyorum. Çok zevkli bir mesleğim var ve bu yolda yürümeye devam etmek istiyorum. Kader neyi gösterir bilemem ama şimdilik Bosna Hersek’teyim, burada evimi yapıyor ve iyiden iyiye yerleşiyorum. Eşim Bosnalı ve 3 kızım var. Düzenimizi Bosna’ya göre kuruyoruz, ben çok alıştım oraya.

Yarın Anadolu Ajansı’ndan Balkanlar’da farklı bir ülkede çalışman yönünde bir teklif gelirse ne yaparsın?

Gönlümde her zaman Saraybosna var ama tabii ajans öyle uygun görürse oralar da olabilir. Balkanlar genel olarak çok rahat olduğum bir coğrafya, işim gereği de çok sık ziyaret ediyorum bu ülkeleri. Ama az önce belirttiğim gibi Saraybosna’nın gönlümde apayrı bir yeri var.

Türkiye’de yaşayan Boşnakların Bosna’ya ilgisini nasıl görüyorsun?

Tabii sık sık geliyor Boşnaklar. İki gün önce telefonda eski mesajlarıma bakarken dikkatimi çekti; iki yıl önce malum Bosna Hersek büyük bir sel felaketi yaşadı. Can kayıpları vardı, ciddi boyutlarda mal kayıpları meydana geldi. O günlerde bir sürü mesaj almıştım Türkiye’de yaşayan Boşnaklardan. Derneklerden, tanıdığım ve tanımadığım pek çok insan mesaj atıp “biz neler yapabiliriz? Maddi durumumuz yok ama oraya gelip insanların evlerini bile temizleyebiliriz” diyorlardı. Türkiye’deki Boşnakların, özellikle zor zamanlarda buradaki insanlara karşı ilgisi çok daha fazla oluyor. Hep korumacı taraflarıyla ortaya çıkıyorlar. Biraz daha özel günlerde ya da olağanüstü durumlarda çok daha yakın oluyorlar. Bunların dışında tabii turist olarak gelip, atalarının doğduğu yerleri görenler de var. Hepsinin ötesinde Boşnak kökenli olup da buraya yatırım yapanlar da var. İsim vermeyelim ama sayıları çok da fazla değil.

“Bosna ve Sancak’ta yaşayan Boşnakların -zor anlarında- yanında olmalıyız” gibi bir algı var sanki. Acıları dindirmek, sıkıntıları gidermek üzerine kurulu bir bakış açısı. Belki bunu da düzeltmek gerekiyor. Ne dersin?

Bu ifade belki biraz katı olacak ama Türkiye’den buraya bakan insanlar biraz bilinçsizler. Boşnakların tam olarak neye ihtiyaç duyduklarını bilmiyorlar. Türkiye’den Bosna’ya bir şeyler yapmak için gelenler bir tanıdıkları vasıtasıyla buraya ulaştıkları için dar bir pencereyle hareket ediyorlar, nokta atışı yapamıyorlar. Bu konuda birçok şikayet geliyor. Mesela bir tanıdığının tanıdığı vasıtasıyla geliyor, bir şeyler yapmaya çalışıyor ama başarılı olamıyor ve birkaç ay sonra geri dönüyor. Bosna’daki Türk kurumları işte bu yüzden var. Saraybosna büyükelçiliğimiz Balkanlar’daki en büyük Türk büyükelçiliklerinden bir tanesi. Ticari ataşesinden eğitim ataşesine, basın müşavirinden din hizmetleri müşavirine kadar her düzeyde yetkili isimler var. Bu yetkililer bunun için görev yapıyorlar burada. Bu yüzden en uygunu Bosna’ya yatırım için gelenlerin Türk kurumları aracılığıyla gelmesi. Çünkü Anadolu Ajansı, TİKA ya da Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumlar halkla iç içe. Kimin neye ihtiyacı olduğunu çok daha iyi biliyorlar.

Kendini en çok nerede huzurlu hissediyorsun?

Kesinlikle Saraybosna’da. Mesela Mostar’ı da çok seviyorum ama Saraybosna başka bir şey benim için. Saraybosna’da en çok sevdiğim mekan da Başçarşı. Zaten ofisimiz de Başçarşı’nın çok yakınında. Kendinizi evinizde gibi hissediyorsunuz.

Peki, Srebrenica’ya gidince neler hissediyorsun?

Orası çok farklı bir yer. Mesela Türkiye’den Bosna Hersek’e çok fazla turist geliyor. Ama turistlerin klasik bir programı var. Mostar, Saraybosna, Travnik gibi tur şirketlerinin belirlediği yerleri geziyorlar. Ben tur şirketinden bağımsız olarak kendi gelen herkese Srebrenica’ya gitmelerini söylüyoruz. Çünkü orada bir soykırım yaşandı. Binlerce insan katillerine teslim edildi. Bu insanlara bir mücadele şansı bile verilmedi. Bu anlamda Srebrenica’yı hiçbir yere benzetemezsiniz. Aslında Bosna’ya gelenlerin Saraybosna’dan önce Srebrenica’yı gelip görmeleri gerekiyor.  Oraya gittiklerinde bir rehbere dahi ihtiyaç duymuyorlar. Mezarların arasında gezdiğinizde, binlerce ismi gördüğünüzde ve çok yakın mesafedeki Srebrenica şehrine gittiğinizde neler yaşandığını hissediyorsunuz. Kimsenin size bir şey anlatmasına gerek yok.

Çocuklarının geleceğinden, Bosna’da güzel yarınları olacağından umutlu musun?

Ben umutluyum. Bosna Hersek çok küçük ama potansiyeli olan bir ülke. Bu her anlamda böyle aslında. Evet, insanların büyük çoğunluğu karamsar ama pozitif bakmayı da başarabilen insanlar var bu ülkede. Ben çocuklarımın da yarınlara pozitif bakmasını istiyorum. Onların hem Türk hem de Bosna vatandaşlığı var. Onların Bosna Hersek için faydalı bireyler olmalarını çok istiyorum. Elbette Türkiye için de öyle ama Bosna’nın buna daha çok ihtiyacı var. Bosna’nın sağlıklı yetişmiş nesillere, ülkesi için çalışacak gençlere daha muhtaç olduğunu düşünüyorum. İlk fırsatta “biz gideriz” diye düşünen insanları da kısmen anlıyorum. Çünkü savaşı yaşamış olanların hayata bakışları daha farklı olabiliyor. Canları yanmış, acılar çekmişler, bunların tekrar yaşanma ihtimalini dahi göze almak istemiyorlar. Ama gençlerden bu düşünceye sahip olanları görünce üzülüyorum.

Ben evet Boşnağım ama Türk vatandaşıyım ve buradaki insanlara göre de onlardan biraz daha farklıyım. Ben buna rağmen Bosna için bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Bunu aynı şekilde çocuklarıma da aktarmak istiyorum. Eşim bu konuda benim en büyük destekçim.

Çocuklarımın yarınlarını Bosna’da görüyorum. Eğitim olanakları son derece güzel bir ülke aslında burası. Devlet okulları çok kaliteli.

Boşnak kültürüne uzak bir ailede yetişmedin. Yıllardır da Bosna Hersek’te yaşıyorsun. Boşnak mutfağıyla aran nasıl? Annenin yemekleri mi, Saraybosna’daki yemekler mi?

Annemin yemeklerini uzun zamandır yiyemiyorum zaten. 5 yıl üniversitede, sonrasında da 5 yıldır Bosna’dayım. Yani yaklaşık 11 yıldır annemin yemeklerini doyasıya yiyemiyorum. Senelik izin için Aksicim’e gittiğimde ancak 1 hafta yiyebiliyorum. Sulu yemekler söz konusu olduğunda çok büyük bir fark yok ama çevapi, pleskavica ya da börek konusunda Bosna Hersek mutfağı çok başarılı. İşim gereği Balkanlar’ı çok geziyorum. Bosna Hersek mutfağının yanına bile yaklaşamıyor diğer ülkeler.

Türkiye’deki Boşnaklar, Boşnak müziğinin günümüzdeki olgun sanatçılarıyla yaşamış ve yıllarını geçirmişler. Senin müzik zevkine kimler hitap ediyor Bosna’da?

Ben biraz genç nesli temsil ediyor olsam da bir Dino Merlin gerçeği var. Dino benim için bir fenomen diyebilirim. Buradaki sanatçılık tanımı Türkiye’dekinden çok farklı. Bosna’daki sanatçılar ciddi bir entelektüel birikime de sahipler ve toplumun dinamikleriyle bir arada yaşıyorlar. Mesela Safet İsoviç, Alija İzetbegoviç’in uzun yıllar liderliğini yaptığı SDA’nın kurucularından.

Ankara’da okurken Ajdin diye Karadağlı Boşnak bir arkadaşım vardı. İkinci sınıfta tanışmıştık. Boşnak kültürünü hem yaşamayı hem de tanıtmayı seven bir çocuktu. Tanıştığımızın ikinci gününde bana Boşnakça şarkıların olduğu bir cd getirdi. Ve bu cd’deki şarkıların büyük çoğunluğu Dino Merlin’e aitti. Ben aslında Boşnakçayı Dino Merlin’den öğrenmeye başladım. Onun şarkılarını merak ettim, kelimelerin ne anlama geldiğini araştırdım. Benim için Dino’nun hep farklı bir yeri vardı.

Şimdi artık Bosna’dayım ve Dino Merlin’i iki günde bir görüyorum. Başçarşı’da müzik aletleri satan küçük bir de dükkanı var. Onu ilk kez gördüğümde çok heyecanlanmıştım. Arkadaşım “zaten her gün göreceksin, sıkıntı yok” dedi. Keza öyle oldu.

Dino Merlin hem müziği hem de kişiliğiyle sıra dışı bir isim zaten!

Dino ile ilgili bir sürü efsane anlatırlardı. Çarşıda bütün esnafı tanıyor, bir komşusu dükkanının kiremitlerini aktarırken o da hemen çatıya çıkıp ona yardım ediyor. Bunu yapan Dino Merlin! Düşünün. Son olarak Bulgaristan’da konser veriyor. Ki bu konser 20 yıl aradan sonra verilen ilk konser. 10 binden fazla insan toplanıyor.

Belgrad Arena’da 3 gece arka arkaya 60 bin kişiye konser veriyor. Dördüncü günün sabahında Başçarşı’da komşusuyla satranç oynarken görüyorlar. Yerel gazetecilerden biri “daha dün Belgrad’da 60 bin kişiye konser verdiniz, bugün de Sarajevo’da satranç oynuyorsunuz. Nasıl bir duygu?” diye soruyor. O da “hiçbir şey şu oyunda komşumu yenmek kadar bana keyif vermiyor” cevabını veriyor. O yüzden buradaki sanatçılar çok farklı. Halkla daha iç içeler.