BURAYA DİKKAT

Astım

Yazarlar

“SİYASETTEN VE BÜROKRASİDEN UZAK DURMAYIN”

75 kez görüntülendi

Hayatının son 30 yılını siyaset dünyasının çalkantılı sularında geçirmiş, Boşnakların hemen her konuda yardımına koşmuş bir isim İYİ Parti Bayrampaşa İlçe Başkanı Raif Güler… O, klasik Boşnak babalarından farklı olarak evlatlarının siyaset yapmasını, ülkenin geleceğinde söz ve karar sahibi olmasını istiyor.

Raif Güler kimdir? Göç hikayeniz ve ailenizden bahseder misiniz?

17 Nisan 1954’de Sancak Bölgesi’nin Rozaje şehrine bağlı Bukovica köyünde dünyaya geldim. Bize oralarda Kaçar derler. Ama bizim soyadımız İbrahimoviç.

1966 yılının 10 Kasım’ında Türkiye’ye geldik. Rahmetli babam daha önce 2 kez Makedonya üzerinden gelmek için teşebbüs etmişti ama bir türlü kısmet olamadı. Biz 1966’da amcalarımla birlikte direkt olarak göç ettik. Ben 4 çocuklu bir ailenin tek erkek evladıyım. 2 ablam ve 2 de kız kardeşim vardı. Babamın çok büyük isteği vardı ve hep “bu çocuğumu Türkiye’ye götürüp, orada yetiştiğini görsem rahat ölürüm” derdi.

Önce Küçükköy’e geldik. Akrabalarımız oradaydı. Sirkeci Tren İstasyonu’nda bizi karşıladılar, evlerinde birkaç gün misafir ettiler. Sonra kiralık bir eve çıktık. Herkes işe sarıldı. 1 sene sonra Yıldırım Mahallesi’ne yerleştik.

“Bu hayattaki en büyük sermayem babamdı…”

Rahmetli babam çiftçiydi, çok namuslu ve dürüst bir adamdı. Kendisini 1977 yılında kaybettik ama namı hala dillerde. Bundan yaklaşık 20 yıl önce bir kız istemeye gittik. Boşnak adetlerine göre 11 kişi vardık ve orada en küçükleri bendim. Kızı isteme görevini bana verdiler. Heyecanlı bir şekilde istedik, kızı verdiler, kalktık kucaklaştık öpüştük. Daha sonra isminin Amir olduğunu öğrendiğim, eski bir imam benim kim olduğumu sordu. Rahmetli Çamil Kaçar’ın oğlu olduğumu öğrenince öne eğildi, bana doğru döndü ve “babana benziyor musun?” diye sordu. Ben de “benzemeye çalışıyorum ama tabii ki onun gibi olamam” cevabını verdim. Sonra herkese dönerek dedi ki; “Vuça’dan Turjak’a (Sancak’ta 35 km’lik bir alan) kadar bir adam seçsem onun babasını, Çamil Kaçar’ı seçerdim”.

Benim belki de bu hayattaki en büyük sermayem babamın bana bıraktığı isim ve karakter oldu. 40 yılı geçti aramızdan ayrılalı ama hala beni tanımayıp, onu tanıdığı için bana değer verildiğini görüyorum. Babamın gücünü hala hissediyorum. Allah ondan razı olsun, mekanı cennet olsun.

Gazi Beçir Kaçar’ın torunu olmak…

Rahmetli büyük dedem Beçir Çavuş, 12 sene boyunca hiç memleketine dönmeden Osmanlı’da askerlik yapmış. Çanakkale’den Yemen’e, Galiçya’ya kadar pek çok yerde savaşmış. Ailesi ondan tamamen ümidi kesmiş. Öyle ki; annesi peynir mayalarmış, götürür karıncalara “Bekir’in ruhuna” diyerek dökermiş. Herkes şehit olduğunu düşünmüş. Döndükten sonra ise Rozaje’de büyük eğlenceler yapılmış.

Büyük dedem çok zengin bir adammış, o dönemde köstekli saat, uzun palto gibi çok değerli eşyaları varmış. Sancak Bölgesi’nin kışı bildiğiniz gibi çok sert geçer. Kış günlerinde misafirliğe gelenler 1 hafta kalırmış ve namaz vakitleri dışında herkes onun evinde toplanır ve onu dinlermiş. Boşnakların büyük kahramanı Yusuf Mehoniç de bir gece dedemin misafiri olmuş. Mehoniç, oraya iki Karadağlıyı öldürmeye geldiğini söylemiş. Büyük dedem ise bahsettiği kişileri tanıdığını, kendisine verilen bilginin yanlış olduğunu, bu insanların kötü olmadıklarını belirterek, “eğer onları öldüreceksen, benim iki oğlum var; önce onlardan birini öldür” diyerek Mehoniç’i bu kararından vazgeçirmiş.

Kimin neye ihtiyacı varsa oğulları hemen yardıma koşarmış. İnsanlar arasında herhangi bir anlaşmazlık yaşandığı takdirde arabulucu (muslihun) olmaktan hiç çekinmezmiş. Osmanlı’nın artık Sancak’ta hakimiyeti kaybettiği ve çetecilerin Boşnaklara ve Müslümanlara korku saldığı günlerde dedem soyguncuların hedefi olmuş. Neyi var neyi yoksa kaybetmiş. Ve o hiçbir şeye üzülmemiş, bir tek köstekli saati boynundan çıkarılınca iki damla gözyaşı dökmüş. Onun gibi bir gazinin torunu olmak benim için ayrı bir gurur vesilesi.

“17 yaşındayken Almanya’ya gittim”

Böyle köklü ve gurur duyulacak bir ailenin, ait olduğu toprakları bırakıp göç etmesi ayrı bir acı. Türkiye’ye geldikten sonra neler yaptınız?

Ben 12 yaşındaydım. İlkokulu orada bitirmiştim. Aklımda hep okumak vardı ama kısmet olmadı. Bir motor ustasının yanına verdiler beni. Hayatımda benzin, mazot kokusu duymuş değildim. Günde 13-14 saat çalışıyordum. Sonra triko işinde çalıştım. 17 yaşındayken babamı yalvar yakar ikna edip Almanya’ya gittim. Küçükköy’den akrabalarımla birlikte trenle Münih’e gittik. Yaşım küçük olduğu için ilk zamanlarda kimse beni işe almak istemedi. Sağolsun, Pendik’ten Yunus Çoroviç isimli bir büyüğümün yardımıyla çalışmaya başladım. Orada Almanların ne kadar disiplinli, inançlara saygılı olduklarını gördüm.

Almanya’ya ikinci kez gittiğimde Sancak’a da uğradım. İçimde kalan okul özlemini dindirmeyi çok istiyordum. Dışarıdan bitirme sınavlarına girdim ve Novi Pazar’da lise diplomamı aldım. 1974’de askere gittim, annem babam burada kaldı bir başlarına. Uğurlamaya gelenlerin verdikleri harçlıkların yarısını eve bıraktım. Tek erkek çocuk olduğum için aklım hep onlardaydı. 20 ay askerlikten sonra mahalleye döndüm. Babamı Türkiye’ye geldikten sonra hiç çalıştırmadım. Her yaptığım işte önce onları düşündüm. 1976 yılında Braliçlerle ortak oldum, Kapalıçarşı’da deri üzerine bir dükkan açtık. İşlerimiz iyi gitti çok şükür. O sırada babam hastalandı, sigortası olmadığı için özel hastanelere götürsek de ne yazık ki 1977 yılında kaybettik. Erkek kardeşim olmadığı için babam aynı zamanda benim ağabeyim gibiydi. Hiç unutamıyorum, sanki hiç ölmemiş gibi geliyor.

“Ben çarşıda devam edersem bu çocuklar okumaz”

13 Mayıs 1979’da evlendim. Ferit, Erhan ve Yasin dünyaya geldi. Onları okutmaya çalıştım. Hepsinden de çok memnunum. 1980’e kadar deri işine devam ettim. Sonra bir ara verdim. 1984-1994 arası tekstil piyasasında devam ettim. 1994’de baktım ki çocuklar çarşıya (Kapalıçarşı) merak sarmaya başladılar. Tam da Laleli’ye geçmeyi planladığım bir dönemdi. Düşündüm ve “ben çarşıda devam edersem bu çocuklar okumaz” dedim ve onların geleceği için, okumaları için çarşıdan ve belki de çok büyük paralardan vazgeçtim. Kapattım dükkanı. Çocuklarımı okuttum. Evimizde federasyona bağlı bir bilardo salonu açtım. Bilardonun spor olarak yapılmasını teşvik ettik. Benim salonuma üniformalı öğrenciler kesinlikle giremezdi. Hemen kovardım, bunu yaparken de sebebini onlara anlatırdım. Benim salonum çocukların okuldan kaçıp gelecekleri bir yer olmamalıydı. Bunu da başardım. Bütün çocuklarımı kendi çocuklarım gibi görüyordum. Mahalle halkı çocuklarının okul zamanları dışında bizim salonumuza gelmelerini isterdi. Çünkü burası emindi, güvenilirdi.

Birileri bilip bilmeden “Boşnaklara geldikleri zaman toprak verdiler, ev verdiler” diyor ya; böyle bir şey kesinlikle olmadı. Bize sadece 5 senelik vergi muafiyeti uygulandı. Biz hep çalışarak, mücadele ederek bir şeylere sahip olduk. Almanya, Polonya, İtalya, Macaristan, İran, Irak derken bizim insanımız her tarafa gitti, koşturdu, çalıştı ve üretti. Bizim insanımız devletten bir şey beklemedi. Bizim insanımız ihale peşinde koşmaz, bedava bir şey beklemez. Bizim insanımız vergiyi gününde öder, 3-5 sonra çıkacak bir affı beklemez. Biz kaçak elektrik de kullanmayız, her şeyin bedelini öderiz.

“Bosna Sancak Derneği STK olduğunu unutmamalı”

Siz Bosna Sancak Derneği’nde ve Yıldırım Bosna’da da yöneticilik yaptınız. O yıllara dair neler söylemek istersiniz?

Derneğimizle ilgili, kuruluş dönemiyle ilgili çevremizde farklı şeyler konuşulduğuna şahit oluyorum. Bir de benden dinlemenizi isterim. Kapalıçarşı’da çalışırken Salih Ateş (Pazarac) yanıma geldi. Sene 1989. Rumeli derneklerini örnek göstererek “biz nasıl yapabiliriz?” diye sordu. Sorduk soruşturduk, ekibi geliştirdik. İlk toplantımızı Daka’nın kahvesinde yaptık. Çevremizde okumuş adam pek yoktu. Zahit Gürdal’ı Refik Akova getirdi. Bir süre Abbas Balota’nın başkanlığı zamanında Yıldırım Bosna’nın yerini kullandık. Zahit Gürdal çok iyi bir başkandı. Akıllı, seviyeli bir adamdı. Allah rahmet eylesin.

Ben 1999-2003 arasında, Zahit Büyükbayrak başkanlığında iki dönem yönetimdeydim. Öncesinde denetleme kurulundaydım. 2007’de, Zülfü Koç’un başkanlığında Yıldırım Bosna yönetimindeydim. Ben ayrıca geçen dönem kurulan ve 50 kişiden oluşan dernek danışma kurulunun ilk başkanıydım. Remzi Albayrak, Bahri Sipahi gibi isimler bu kurulda yer alıyordu. Posedak etkinlikleri bizim dönemimizde başladı. Basketbol turnuvaları da aynı şekilde bizim projemizdi.

Mahallemizde birçok insanın karakol, hastane, belediye gibi sıkıntılarında yardımcı olmaya çalıştım. Böyle konular için bugüne kadar pek çok kişiyle muhatap olmuşumdur. Ve bu insanların %99’unun sıkıntılarını gidermekte yardımcı olduğumuzu söyleyebilirim. Bir Allah’ın kulu da “işimi halletti, ben de kendisine kahve ısmarladım” bile diyemez.

“Mahalleye ve maziye saygı en düşük noktada”

Boşnakların birlik beraberliği denince akla gelen ilk adres hiç kuşku yok ki derneklerimiz oluyor. Sizin de kuruluş sürecinde yer aldığınız ve 2 dönem yöneticilik yaptığınız Bosna Sancak Derneği’nin çalışmalarını nasıl görüyorsunuz?

Bosna Sancak Derneği’nin bugün geldiği noktada bir sivil toplum örgütü olduğu gerçeğini asla gözardı etmemesi gerektiğini düşünüyorum. Toplumun her kesimine, her siyasi partiye eşit mesafede olmak zorunda. Düzenlediği bir etkinlikte bunu herkese hissettirmek zorunda. Kişilerin gelip geçici olduğu, aslolanın kurumlar olduğunu kimse unutmamalı. Bizim derneğimiz sıradan bir dernek değil. Bugünkü statüsü Kızılay ile ortak protokol imzalayacak kadar üst seviyelere ulaşmış durumda. Tabela derneği değiliz, bu şekilde asla hareket edemeyiz.

Derneğin halka inemediği konusunda bir rahatsızlığım olduğunu belirtmem gerekiyor. Ben dernek yöneticiliği yaptığım zaman da siyasetin içindeydim. Ama bunu hiç derneğe yansıtmadım, doğru bulmadım. Ben derneğimizin siyasetle ilişkilerini sağlıklı bir zemine oturtamadığı kanaatindeyim. Herkes o dernekte kendisini görmeli, “burası benim” diyebilmeli. Bunu gerçekleştirmek de yönetimin işi. Yanlış anlaşılmasın; biz o derneği kurarken bugünkü yöneticilerin büyük bir bölümü çocuk ve gençti. Mahalleye ve maziye saygı en düşük noktada.

Yıllarca yöneticilik yapmış ve tecrübesiyle hala fayda sağlayabilecek insanlar var bu mahallede. Ama kimsenin gelip de bu tecrübeden yararlandığı yok. Bunu sadece kendim için söylemiyorum. Bu sıkıntıyı derneğin etkinliklerinde de görebiliyorsunuz. Muhteşem bir bina ve çok güzel imkanlar var. Ama yapılan etkinliklere katılımın düşüklüğü ortada.

Bunu ortadan kaldırmanın yolu az önce de belirttiğim gibi herkesin kendisini derneğe ait hissetmesinden geçiyor. Yönetimde aynı ailelerden pek çok isim var. Aynı sülaleden 3 kişi yerine, olabildiğince fazla temsil imkanı olsa daha güzel olmaz mı?

“Siyasette kendi kandaşın olacak”

Siyasetle tanışmanız nasıl oldu?

1989 yılında Doğru Yol Partisi’nden siyasete girdim. 1990’da Recep Kara’nın belediye başkan adaylığında listesinden ilçe meclis üyesi adayı olarak girdim. Benim aday olmamı istediler. İsmet Sezgin’den Cavit Çağlar’a, Mehmet Gazioğlu’ndan Hasan Ekinci’ye kadar dönemin pek çok önemli ismi hep buradaydı. Beni çok severlerdi. Bir isteğimiz olduğu zaman Ankara’ya çekinmeden gelebileceğimizi söylerlerdi. Daha sonra DYP iktidar ortağı olduğunda orman müdürlüğü ile ilgili bir konuyu görüşmek üzere Ankara’ya Orman Bakanlığı’na gittik. Çok değerli bir arkadaşımızın eniştesi orman memuru iken haksız yere işten atılmıştı. Hasan Ekinci Orman Bakanı’ydı. Zar zor yanına girebildik ve sadece 3 dakika görüşebildik, çok soğuk davrandı. Ve işimiz de olmadı. Bunu neden anlatıyorum; siyasette kendi kandaşın olacak. Onlar 1,5 ay İstanbul’da bizimle beraberken her şey çok farklıydı. Ama sonra bazı şeyler değişiverdi. Oysa Bahri Sipahi ve Hüsamettin Özkan DSP’li olduğu halde, ben Meclis’e kendi evime girer gibi girebiliyordum.

“Bahri ile çok münakaşa ettik, sonra ahbap olduk”

Eski milletvekilimiz Bahri Sipahi ile olan dostluğunuza gelecek olursak… Siz merkez sağ, o ise sol bir partide siyaset yaptınız yıllarca. Yollarınız nerede nasıl kesişti?

Bahri Sipahi benim çok değer verdiğim, bana verdiği değeri hiçbir zaman unutamayacağım bir dostum. Onunla 1990 yılında tanıştım. Babasını daha önceleri tanıyordum, çok değerli bir babası vardı. “Benim bir oğlum var” derdi hep, ama tanışmamıştık henüz. Ben 1990’da Doğru Yol Partisi’nden aday olunca, Bahri de karşımıza DSP’den 3 kişiyi koymuş. Hayri Sakarya, Şevki Tunç ve Mustafa Deniz. Propaganda döneminde Bahri ile çok münakaşa ettik. Sonraki zamanda biz ahbap olduk, dost olduk. O gün bu gündür de hep dostuz. 1999’da birlikte yapılan belediye ve milletvekili seçimlerinde o DSP’den vekil adayıydı, ben ise DYP’den il genel meclisi üyesi adayıydım. Ben Bahri’nin oylarının bölünmemesi için hiçbir propaganda yapmadım, yapılmasına da izin vermedim.

Kendisiyle siyaset üstü bir ilişkimiz var. Abi-kardeş gibiyiz, aramızda kesinlikle bir menfaat söz konusu olamaz. Tabi herkes milletvekili olmak ister. Ama şimdi deseler ki “senle Bahri’den birini vekil yapacağız”; ben Bahri’nin vekil olmasını isterdim. Çünkü bu topluma, bu halka çok büyük hizmetleri olmuştur. Bilen bilir, bilmeyenler de biraz düşünsünler; Bahri istese buraya hiç uğramazdı. Ama o hep yanımızda oldu, bizimle beraber oldu.

Bizim bilardo salonumuzda hiçbir şekilde siyaset yapılmasına izin vermedik. Ama salonu bilenler hatırlayacaktır, her yerde Bahri Sipahi’nin fotoğrafları vardı. Çünkü Bahri bizim için bir siyasi figürün çok ötesindeydi.

“Bize uzak gelen şeyleri yıktık geçtik”

Boşnakların Türk siyasetinde bir ağırlığı olmadığı yönünde yaygın bir görüş var. Buna katılıyor musunuz?

Katılıyorum çünkü olamadı. Sebebine gelecek olursak; büyüklerimiz bizim siyaset yapmamızı istemiyorlardı. Bence en büyük sebep buydu. Çünkü Yugoslavya’da siyaset yüzünden büyük sıkıntılar çekmişlerdi. Ben siyasete gireceğim zaman babam yoktu ama amcam vardı; bana çok büyük tepki göstermişti. Siyasette çok güzel şeyler yaşadım, gördüm. Mesela rahmetli cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’le karşılaşmamız ve tanışmamız özel bir andı. Bana yaklaştı, sarıldı ve öptü. O an benden mutlusu yoktu, çünkü böyle şeyler bize çok uzak geliyordu. Ama biz bunları yıktık geçtik. Ve bizim orada olmamız gerektiğini gördüm. İnsanlarımızın her zaman siyasete girmeleri yönünde telkinlerde bulundum.

“Partinin önde gelenleri layık görmüş”

İYİ Parti ile yola devam etme kararınız nasıl ortaya çıktı? Bu süreçte neler yaşandı?

2000 yılında kuruluş sürecindeki Ak Parti’den bana davet geldi. Ama ben Doğru Yol Partisi’nden ayrılmadım. CHP’ye de yaklaşmadım. İYİ Parti’nin kuruluş aşamasında partinin önde gelenlerinin beni bu görev layık gördüklerini öğrendim. Doktor olan küçük oğlumla birlikte parti yetkilileriyle bir yemekte buluştuk ve orada kabul ettim. Benim hedefim gençlere yol açmak. Bu koltukta fazla kalacak değilim. Önümüzdeki yerel seçimlere odaklanmış vaziyetteyiz. Kafamda birkaç aday var. İyi bir oy oranını yakalayarak kazanmayı hedefliyoruz.

24 Haziran seçimlerinde 19 bin civarında oy aldık. Yüzde 11’lik orana ulaştık. Kendi seçim bölgemizde en çok oy alan ilçeyiz, İstanbul genelinde de üçüncü sıradayız. Çatalca ve Şile’nin ardından geliyoruz. Bayrampaşa’da Mersin Balkan kardeşimiz CHP’den aday olmasaydı, biz yüzde 15’i rahat aşardık. İl teşkilatında ve genel merkezde iyi bir ilçe başkanı olduğumun konuşulduğunu söylüyorlar.

Röportaj: Hüseyin Agoviç

“Aday belirlemek için yoğun bir çalışma içindeyiz”

31 Mart 2019’da bizi yerel seçimler bekliyor. Boşnakların en yoğun olduğu ilçelerin başında gelen Bayrampaşa’da da iki önemli partinin ilçe başkanları Boşnak. Seçimlerde Boşnak aday görür müyüz?

Remzi Albayrak (CHP Bayrampaşa İlçe Başkanı) çok yetenekli ve çok değerli bir şahsiyet. Derneğin danışma kurulunda da birlikteydik. Kendisini CHP’ye getiren benim. Bahri Sipahi’ye son yerel seçimlerde aday olduğunda Remzi’yi listesine almasını önerdim, o da kabul etti. O gün bu gündür CHP’de, bugün de ilçe başkanı. Kendisi belediye başkanlığına aday olmak ister mi, kimi aday gösterir bilemeyiz.

Ben, Bayrampaşa adayını belirlemek için arkadaşlarımla birlikte yoğun bir çalışma içerisindeyim. Şu anda bazı isimler üzerinde yoğunlaşmış durumdayız. Bu isimler arasında Hasan Tunaboylu’nun da yer aldığını söyleyebilirim. Yüksek İnşaat Mühendisi olan Tunaboylu, çok önemli ve büyük projelerde görev almış bir isim. Londra’da dil eğitimi gördü, Doğru Yol Partisi’nde ilçe başkanlığı yaptı. Kendisi Üsküplü. Sahip olduğu niteliklerle bakanlık görevinin dahi üstesinden rahatlıkla gelebilecek bir karakter. Kendisi benim önemli adaylarımdan biridir. Elbette nihai kararı genel merkezimiz verecektir, ancak teklif edilmesi halinde Sayın Tunaboylu’nun kabul edeceğini düşünüyoruz.

“Süleyman Soylu torunumun isim babasıdır”

Üç oğlunuz var. Çocuklarınızın siyasete girmelerine nasıl bakarsınız?

Ben teşvik ediyorum. Mesela ortanca oğlum Erhan, Demokrat Parti Genel Başkanlığı zamanında Süleyman Soylu’nun özel kalemi olarak görev yaptı. O dönemde Erhan’ı Bayrampaşa Belediye Başkan Adayı olarak göstermek istese de, yaşı 25’den küçük olduğu için bu mümkün olmadı. Süleyman Soylu’nun babasıyla siyasetten gelen bir dostluğumuz vardı. Kendisiyle de aile bağlarımız çok güçlü. Evimizde ağırladığımız, nikah şahitliğimizi yapan, torunumun isim babası olan bir dostumuz. Çok değerli bir eşi var. Şu anda ayrı partilerde yer alsak da çalışmalarını takdir ediyorum. İçişleri Bakanlığı görevinde çok başarılı olduğunu düşünüyorum.

“Ülken olmazsa sen de yoksun”

Gençlere hem bir Boşnak büyüğü, hem de bir siyasetçi olarak söylemek istediğiniz şeyler var mı?

Gençlere tavsiyem; analarının ve babalarının sözünden çıkmasınlar. Vatan sevgileri eksik olmamalı. Tahsil, tahsil, yine tahsil. Çünkü okumuş adamdan zarar gelmez. Biz yeteri kadar cahil kaldık. Siyasetten ve bürokrasiden uzak durmamalılar. Bu ülkede siyaset çok önemli. Temiz siyaset! Önce ülke! Önce mahallen, ilçen, ilin, ülken; sonra sen! Çünkü ülken olmazsa sen de yoksun. Bunu Bosna’da gördük, Filistin’de gördük. Bizim askerimiz, polisimiz olmasa biz burada oturabilir miyiz? Oturamayız. Onun için vatan sevgisi çok önemli. Bizim başka bir ülkemiz yok. Biz vatan, bayrak, Kur’an dedik ve tersine göç ettik. Herkes doğudan batıya giderken, batıdan doğuya gelen tek toplum Balkan toplumudur. Biz bu ülkenin asıl vatandaşlarıyız. Savaş yıllarında Bosna’dan ve Kosova’dan binlerce kişi geldi Türkiye’ye. Savaş bittikten sonra geri döndüler. Ben bu noktada Boşnak toplumuyla bir kez daha gurur duyuyorum. Ne dilenci, ne gaspçı, ne hırsız, ne de fuhuş gördük o yıllarda. Bugün yine dünyaya gelsem yine Boşnak olmak isterdim, yine aynı babanın evladı olmak isterdim.