BURAYA DİKKAT

“BEN ORALIYSAM, BENİM DEVLETİM DE ORALIDIR”

121 kez görüntülendi

Henüz 10 yaşında iken düştü göç yollarına… Şimdilerde torun sahibi oldu ama göçü, göçmenliği ve ata topraklarını hiç unutmadı. 40 yıldır Boşnaklar başta olmak üzere Balkanlar söz konusu olduğunda gecesini gündüzüne katan bir mücadele adamı Saffet Erdem… Söyleyecek sözü, paylaşacak tecrübesi ve bu camiaya ilişkin çok önemli tespitleri var.

Saffet Erdem kimdir?

1956 yılında Sancak Bölgesi’nin Rozaje şehrinde yer alan Klanac köyünde dünyaya geldim. İlkokul 3. sınıfı bitirdiğimde, 1966 yılında ailece serbest göçmen olarak Türkiye’ye, Gaziosmanpaşa’nın Küçükköy bölgesine göç ettik. O yıllarda her tarafın boş arazi olduğu, yolların bile olmadığı Hürriyet Mahallesi’ne yerleştik.

Dedem Kasım (Muriç) Erdem’in reisliğinde 24 kişilik bir aile olarak; 300 dönümden fazla verimli araziyi ve 600-700 dönüm orman arazisini geride bırakarak geldiğimiz Türkiye’de kısa bir süre kiracılık yaşadık. Sonrasında 300 metrekare bir arsa aldık, uzun dönem taksitlerini ödedik ve arsanın ortasına küçük bir ev yaptık.

Ben dilden dolayı bir sene geriden okula başladım ve 3. sınıfı yeniden okudum. İlkokulu Ülkü İlkokulu’nda bitirip ortaokul ve lise 2’ye kadar Vefa Poyraz Lisesi’nde devam ettim. Lise son sınıfı Eyüp Lisesi’nde okuyup oradan mezun oldum. 1980 öncesi yaşanan sağ sol ve öğrenci olaylarının büyük bir bölümüne yaş itibariyle şahit oldum. Liseden sonra Priştine Üniversitesi (Univerzitet u Priştini Filozovski Fakultet) Felsefe Bölümü’nü okudum.

Marangoz bir ailenin çocuğuyum ben. Babam, geldiğimiz ata yurdumuzda çok iyi bir yönetici imiş ve çalışanları varmış. Fakat buradaki imkansızlıklar nedeniyle şartlar farklı olmuş. Ben hem okumak hem de çalışmak zorunda kaldım. Uzun bir dönem resim tabela ve sinema afişleri yaptım. Yaz aylarında Almanya’da çalıştım ve Alçıpan işine orada bulaştım.

14 Ocak 1979’da bir Batı Alman firmasıyla Moskova’ya gittik. Olimpiyatlar için hazırlanan Sheremetyevo 2 Havaalanı’nda 16 ay çalıştık. Sonrasında Türkiye’ye döndüm, askerlik görevimi tamamladım. Ardından Tirali Şirketler Grubu’nda üst düzey yöneticilik yaptım. 1985 yılında ortaklarımla birlikte Form Akustik Montaj Şirketi’ni kurduk. Türkiye’de bu sektörde Alçıpanı ilk başlatan firmayız. Almanya’daki tecrübelerimizin çok büyük faydasını gördük. Yurt içinde ve yurt dışında sayısız büyük projede başarıyla görev yaptık. Ben artık emekliyim ama kurucusu ve ortağı olduğum şirkette hala çalışıyorum.

1984 yılında evlendim. İki oğlum, bir kızım var. Şu anda kızım evli, Ecem ve Cemre adında iki de toruncuğum var. Kızım Esma ve oğlum Enis iç mimardır.

“Bosna Savaşı bizi öyle yerlere getirdi ki…”

 

Peki “dava adamı” Saffet Erdem’i anlatır mısınız bize?

Ben buna görev adamlığı demeyi daha uygun buluyorum. 1989 yılında kurulan o zamanki adıyla Yugoslavya Göçmenleri Derneği’nin kurucularından değilim ama ilk üyelerinden biriyim. O zamana kadar herhangi bir dernek ya da sivil toplum örgütü kurulmamasını “devlete karşı bir yanlışımız olmasın” hassasiyetine bağlıyorum. Bu yüzden biz siyasete de fazla bulaşmadık. STK’ların ne olduğunu da pek bilmiyorduk. Meğerse öyle değilmiş. Sivil toplum örgütleri devleti güçlendiren kurumlarmış. 1989’da kurulan derneğimizin 1992’de başlayan Boşnak Soykırımı’na karşı verilen mücadelede çok büyük faydaları olmuştur. Ben o dönemde hasbelkader yöneticiydim. Bu savaş bizi daha sonra öyle yerlere getirdi ki; biz cepheye kadar gittik, yardımlar yapma imkanımız oldu. Kurucularımız arasında Zahit Gürdal başkanımızı rahmetle anmak istiyorum. Adem Erdem amcamı rahmetle anıyorum.

Zahit Gürdal’dan sonra Kerim Erden göreve geldi ve onunla da 2 dönem çalışma fırsatı buldum. 1992 yılına geldiğimizde dönemin Başbakanlık Balkan İşleri Koordinatörü Mustafa Kahramanyol ve ekibi ile tanıştık ve birlikte çalışmalar yürüttük. Bu ekipte Sait Yusuf, Abdullah Uluyurt, Süleyman Baydar gibi bugün de çok önemli görevlerde bulunan isimler vardı. Bu ekibin Bosna’da, Batı Trakya’ya, Bulgaristan’da, Balkanların tamamında müthiş hizmetleri olmuştur. Cumhurbaşkanımızdan tek ricam, o dönem büyük işlere imza atan bu ekibe benzer bir oluşumun yeniden kurulmasıdır.

Bosna Hersek Dostları Vakfı’nın (1994) kurucusuyum ve halihazırda başkanlığını yapmaktayım. Rumeli Türk Dernekleri Federasyonu’nda yönetim kurulu üyeliği ve başkan yardımcılığı yaptım. DEİK Bosna Hersek, Sırbistan ve Karadağ konseylerinde çeşitli dönemlerde yöneticilik görevlerinde bulundum. Uluslararası Kalkınma ve İşbirliği Derneği’nde (UKİD) yöneticilik yaptım.

“Sen kimsin ki bana sınır çizeceksin!”

 

İlk derneğimizi 1989 yılında değil de daha önce kurmuş olsaydık, Bosna Savaşı’nın önüne geçebilecek adımları atabilir miydik? Bu konuda Türk devletini harekete geçirip Boşnaklara sahip çıkma noktasında daha etkin olabilir miydik?

Belki geçilemezdi ama çok daha farklı tedbirler alınabilirdi. Bizim o bölgede yer alan diplomatlarımız farklı çalışmalar yapabilirdi. Fakat o yıllarda hiçbir dernek ya da vakıf olmadığı için oradaki insanların dertlerini anlatabilecek ve köprü görevi yürütecek bir mekanizma yoktu. Biz hep devletten bekledik. Devlet hangi birine yetişecek?

1912 yılında Osmanlı’nın Balkan coğrafyasını terk etmesiyle beraber orada yaşayan bütün Müslüman halkların kara günleri başlamıştır. Soykırımlar, katliamlar, yakmalar, yıkmalar, sürgünler hep bu dönemde başlamış ve artarak devam etmiştir. 1912’yi acı bir milat olarak kabul etmemiz gerekiyor.

Sonrasına baktığımızda sıkıntıların devam ettiğini görüyoruz. 1923’de cumhuriyet kuruluyor. Ama sıkıntılar bitmiyor. Ülkenin en güzel, en yetişmiş ve nitelikli kuşakları cephelerde şehit düşmüş, gazi olmuş. O dönemde Türkiye verem, veba, sıtma, kolera gibi çok büyük hastalıklarla savaşmak zorunda kalmış. Fakirliğin ve yokluğun olduğu yerde sağlık da yok. Cumhuriyeti kuranlar o yıllarda Balkanlara ve bizlere açık bir şekilde yardım edemezlerdi ki. Bu gerçeği görmemiz lazım.

1980’lerden sonra ekonomik anlamda güçlenmeye başlayan bir Türkiye var ve o zaman Balkanlara karşı ilgi ve desteğin artmaya başladığını söyleyebiliriz. Balkan ülkelerinde pek çok siyasi parti hep o dönemlerde kuruldu. Yeter miydi, elbette yetmezdi. O yıllarda atılan küçük temellerin ancak bu yıllarda binaya dönüştüğünü görebiliyoruz.

Bugüne baktığımızda ise Türkiye’nin artık Balkanlara geri geldiğini söyleyebiliriz. Türkiye şimdi o coğrafyada bir ivme kazandı. Yürüdüğü yol doğru bir yoldur. Benim üniversite okumak için Priştine’ye gittiğim 77’li yıllarda Türkçe diplomayı çevirebilecek birini bulmak bile çok zordu. Bugün ise hemen her Balkan ülkesinde Türkçenin var olduğunu, okullarda seçmeli ders olarak okutulduğunu ve hatta Türklerin yaşadığı bazı yerlerde resmi diller arasında yer aldığını görüyoruz.

Ancak bu durum bizi kesinlikle rehavete sürüklememeli. Devletimizle; Dış Türkler, Yunus Emre, TİKA, konsolosluklar ve büyükelçiliklerle birlikte çok daha kaliteli hizmetler üretmeliyiz. Biz oralıyız. Bunun ötesi yok. Ben oralıysam benim devletim de oralı demektir. Biz Türkiye olarak ne kadar kuvvetli olursak, Balkan halkları da o kadar huzurlu olurlar. Türkiye’de en ufak bir kaos çıktığında Balkanlardaki ve diğer coğrafyalardaki Müslümanlara yönelik baskılar ortaya çıkıyor.

Hatırlar mısınız bundan birkaç yıl önce, Sırrı Sakık adında zavallı bir milletvekili sınırlar çizmeye kalktı. Öyle bir hışımla girdi ki konuya “Kafkaslardan Boşnaklardan gelenler, siz bu ülkenin sahipleri değilsiniz. Haddinizi bileceksiniz” ifadelerini kullanmıştı. Sen kimsin ki bana sınır çizeceksin? Ben Avrupa’sı, Afrika’sı, Asya’sı 3 kıtada at koşturan bir neslin torunuyum. Bizim bu topraklardaki kardeşliğimiz ırksal bağlarla ortaya çıkmadı ki. Osmanlı öylesine muhteşem bir düzen oluşturmuş ki Balkanlarda; bugün birçok süper güç olarak kabul gören ülkenin örnek aldığı düzendir. Biz kimsenin ne dinine ne de milliyetine karışmamışız. Ve hatta bu halkların içinden sadrazamlar bile yetiştirmişiz.

“Bosna Sancak Derneği övünç kaynağımızdır”

 

Boşnak derneklerinin günümüzdeki çalışmalarını nasıl görüyorsunuz?

Dernekler kurulurken çok dikkat etmemiz gereken noktalar var. İki tür dernek kurulur. Birisi ülkemizin birliği beraberliği için devletimizle kol kola yürüyen derneklerdir. Bosna Sancak Kültür ve Yardımlaşma Derneği ve diğer şehirlerde kurulan derneklerimiz gibi dernekler buna örnek verilebilir. Hem buradaki devletin hem de oradaki dindaş ve soydaşlarımızın menfaati için çalışır bu dernekler. Bir de ikinci olarak ki bu çok tehlikelidir; dışarıdan kurdurulan dernekler vardır. Dışarıdan yönlendirilen ve zaman zaman da dışarıdan finanse edilen ve Avrupa Birliği’nin birtakım fonlarından beslenen dernekler, vakıflar, vs. var. Ben bugüne kadar böyle bir Boşnak Derneği duymadım. İnşallah da olmaz. Ama toplumun farklı kesimlerinde böyle dernekler olduğunu biliyoruz.

Bosna Sancak Derneğimiz bizim için bir övünç kaynağıdır. Bugüne kadar çok güzel hizmetler yaptı. Muhteşem bir binaya kavuştu. Güzel bir arşivi var. Konferans ve etkinlik salonları var. Bugüne kadar yaptığı çalışmalarda “kamu yararına çalışan dernek” statüsüne rağmen binanın arazisi dışında devletten bir kuruş destek almamıştır. Dernek yönetiminde yer alan pek çok isim siyasi partilerde görev yapmış, aday olmuştur. Başkanlarımız Zahit Gürdal, Hayri Sakarya, Kerim Erden siyasette yer almıştır. Ben de yönetici olduğum dönemde 4 yıl boyunca Doğru Yol Partisi Gaziosmanpaşa teşkilatında İçişleri Bakanımız Sayın Süleyman Soylu ile birlikte siyaset yaptım. Ancak biz hiçbir zaman derneği siyasete alet etmedik. Bir kişi bile Bosna Sancak Derneği için hiçbir dönem “falanca partinin arka bahçesi olmuştur” diyemez. Bizden sonra kurulan dernekler var. Yurdun dört bir yanında, İstanbul’un farklı semtlerinde. Onların da önemli çalışmaları olmuştur. Ancak siyasetle aralarına mesafe koyamayan bazı derneklerin olduğunu üzülerek gözlemliyorum.

“Boşnaklar hiçbir ideolojiye körü körüne bağlanmaz”

 

Siyasetle ilişkilerimiz nasıl olmalı?

Ben son iki dönemdir yapılan seçimlerde ciddi anlamda muzdaribim. Özellikle bizim camiamızdan, Boşnak kökenli isimlerden bir tanesinin bile meclise girdiğini görmedim. Genelde bize “aday gösterin” derler. Gösterdik. Dernek yönetiminden Mersin Balkan kardeşimiz aday oldu. Kendisi sahip olduğu niteliklerin yanında, Kıbrıs Barış Harekatı’nda şehit düşen ve ismi Yıldırım Mahallesi’nde caddelere ve okullara verilen Şehit Kamil Balkan’ın öz be öz yeğenidir. Bu aileden bir kişi gidiyor, eğitimi ve karakteriyle vekil olmayı sonuna kadar hak ediyor; CHP’den aday yapılıyor ama seçilemeyecek bir yere konuluyor.

Diğer yanda Bosna Sancak Derneği’nin başkanı Muhammed Sancaktar var. Son derece düzgün ve çalışkan bir arkadaşımız. Ak Parti’den aday adayı oldu ama listeye bile giremedi. Biz mecliste olsak çok ciddi faydalarımız olurdu. Devletin ilgi gösterdiği Balkan coğrafyasında olan bitenin gündeme getirilmesinde büyük etkimiz olurdu. Devlet de rahatlardı böylece, doğru ve ciddi bilgiye daha hızlı ulaşırdı. Ülkemize olduğu kadar Balkanlara da faydası olurdu.

Ben siyasi partilerden şunu beklerdim; gelsinler kendileri uygun gördükleri isimleri camiayı temsilen istesinler. Biz de aday gibi değil, doğrudan vekil olarak verelim. Bütün seçim sonuçlarına baksınlar, Boşnak toplumunun hiçbir zaman bir partinin peşine takıldığını göremezler. Çok rahat, özgür irademizle, sorgulayarak oyumuzu kullanmışızdır. Ak Parti’ye de, CHP’ye de, MHP’ye de, İYİ Parti’ye de oy vermişizdir. Tüm bu partilerde birkaç vekilimiz olmalıydı. Biz ideolojilere körü körüne bağlanacak kadar at gözlüklü değiliz.

Saffet Sancaklı bu durumun dışında tutulmalı. O farklı bir misyonun getirdiği unvanıyla milletvekili oldu. Saffet Sancaklı, uluslararası arenada profesyonel futbol oynamış, milli formayı giymiş, belli bir kimliğe sahip, Kocaeli gibi muhacirlerin fazla ama Boşnakların fazla olmadığı bir şehirden milletvekili seçilmiş bir isim. İki dönemdir parlamentoya giriyor ve her zaman da bizimle beraber. Kendisini teşekkür ediyoruz.

“Bir merkez dernek ve buna bağlı şubeler olmalı”

 

Burada özeleştiri yapmamız gereken noktalar yok mu? İrili ufaklı 30’un üzerinde Boşnak derneği var Türkiye’de. Ve birlik beraberlik içinde hareket ettiğimizi söylemek neredeyse imkansız. Biz kendi içimizde birlik olamazken, dışarıdan beklenti içinde olmamız ne derece doğru?

35-40 yıldan beri sivil toplum kuruluşlarında görev alıyorum. Siyasetin içinde de bulundum. Bizim camiada büyük kopmalar görüyorum. Herkes kendi başına bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Hep örnek gösterdiğim bir dernek var; Batı Trakya Türkleri Derneği. İstanbul’da bir genel merkezleri var. Ve bu merkeze bağlı şube dernekler var.

Biz de bunu yapabiliriz. Bir merkez dernek olur. İstanbul’da olmasını daha uygun görüyorum. Bu kurulan genel merkeze bağlı şube derneklerimiz olsun. Bosna Sancak Bayrampaşa, Bosna Sancak Pendik, Bosna Sancak Adana gibi… Böyle bir yapılanma gerçekleşebilirse, sesimiz çok daha gür çıkar ve etkili olur.

Siz böyle bir yapılanma için nabız yokladınız mı? Sizce mümkün mü bu?

Zaman zaman olumlu tepkiler aldım. Zaman zaman “benim başkanlığım ne olacak?” diye soranlara da denk geldim. Başkan yine başkan kalacak. Genel başkanlığı da her şubeye dönem verecek şekilde yapabilirsin. Bunlar halledilemeyecek konular değil ki. Bu yapı federasyondan farklıdır, çünkü federasyon bünyesindeki derneklerin misyonları ve hitap ettikleri coğrafyalar farklılık gösterebilir. Mesela Rumeli Türk Dernekleri Federasyonu böyledir. İçinde Batı Trakya da vardır, Boşnaklar da, Rumeli Türkleri de. Oysa Boşnak derneklerinin böyle bir çatı altında toplanması ortak bir duruşu ve misyonu da sağlama noktasında önemli bir adım olacaktır. Kültür aynı, örf ve adet aynı, istekler aynı.

Yeri geldiğinde ortak bir basın bildirisi hazırlamakta dahi eksiklikler yaşıyoruz. Farklı bildirilerde sıkıntılar olabiliyor. Kimi öfkeli bir dil kullanıp haklıyken haksız duruma düşebiliyor. Oysa tek bir merkezden atılacak adımlarda bütün bu riskleri ortadan kaldırmış oluyoruz. Tüm şube derneklerin görüşleri alınır, ortak bir karar çıkar ve hazırlanan metinde genel merkeze bağlı tüm derneklerin imzası yer alır.

Ayrı çatılar olsa da birleştiğimiz zamanlar olmuyor mu?

Mesela 2004 yılında TRT’de başlayan ana dilde yayına karşı bu birleşmeyi sağlamıştık. Bosna Hersek Dostları Vakfı olarak ilk tepki gösteren ve bildiri yayınlayan ben oldum. Bu bildiri zamanlama ve içerik olarak çok doğruydu ve Türkiye’de büyük yankı uyandırmıştı. Vakfımızın ardından Bosna Sancak Derneği, Pendik, Adana, İzmir derken bütün Boşnak dernekleri aynı bildiriye imza attılar. Bu bildiri yetmedi daha sonra ücreti mukabilinde gazetelere ilanlar verildi.

Milan Guroviç diye bir basketbolcu geldi Galatasaray’a 2008 yılında. Draza Mihajloviç gibi bir çetnikbaşının yolundan yürüyen bu sporcu müsveddesine hak ettiği tepkiyi gösterdik ve sezonu tamamlayamadan kaçıp gitmek zorunda kaldı.

2009’da Emir Kusturica geldi Antalya’ya film festivaline jüri üyesi olarak. Onu oraya getirenlerin bir suçu olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bilmiyorlar, bu kimliğinden haberdar değiller. Buna karşı da tepkimizi ortaya koyduk ve bertaraf ettik.

Rasim Ozan, Vedat Yenerer, Meliha Akyol…

“Birileri bir şeyleri deniyor”

 

Son dönemde kamuoyunda bazı isimlerin kullandıkları ifadeler ve söylemler Boşnaklar tarafından tepkiyle karşılandı. Bu insanların Boşnaklarla ya da muhacirlerle alıp veremedikleri ne olabilir?

Sanki bu ülkenin başındaki sıkıntılar yetmiyormuş gibi birileri yeni belalar üretmek istiyor. Tüm bunlar proje midir bilemem. Ama unutmasınlar ki; muhacirler kolay kolay oyuna gelmezler. Ama birileri bir şeyleri deniyorlar.

Rasim Ozan Kütahyalı dediğimiz kişi şımarık, ne yazdığını ve ne konuştuğunu bilmeyen biridir. Ben o sözleri kendinde olan birinin söylemesine ihtimal veremiyorum, o yüzden kendisinin içkili iken bunları söylediğini düşünmek istiyorum. Aklı başında birisi böyle ağır ve iğrenç ifadeler kullanamaz. Ama bunların hiçbiri tabii ki mazeret olamaz.

Gazeteci Vedat Yenerer’i Bosna Savaşı zamanından tanırım. Onun gibi bir gazetecinin gerek Türk askerine, gerekse Alija İzetbegoviç’e sarf ettiği sözler bizi fazlasıyla üzmüştür. Askerimiz Bosna’da görev yaparken, maaşlarından paralar ayırarak oradaki halka yardım etmiştir. Alija İzetbegoviç’e gelecek olursak; kendisini sevmeyebilirsin. Mensup olduğu partiye oy da vermeyebilirsin, görüşlerine katılmayabilirsin de. Ama ona dil uzattığınız zaman Türkiye’nin tamamı ayağa kalkar. Çünkü o Bosna’nın lideridir. Alija’nın eksiği gayet tabi olabilir. Ama bir savaştasın ve seni her taraftan sıkıştırıyorlar. Koca Avrupa seni yok etmeye çalışıyor. O toprakları Boşnaklardan ve Müslümanlardan arındırma derdindeler. Alija ne yaptıysa ülkesini ve milletini ayakta tutabilmek için yapmıştır.

Tam seçimler arifesinde Meliha Akyol diye hanımefendi çıktı Yalova’dan. Belki bize bir şeyler anlatmak istedi ama seçtiği ifadeler kabul edilemezdi. Ezik ne demek? Bizim gibi özellikle 1950’lerden sonra bu ülkeye göç edenler devletten hiçbir yardım almamıştır. Bize bahşedilen tek lütuf hızlı bir şekilde vatandaşlığa alınmamız olmuştur. Bunun yanında birkaç senelik vergi muafiyetleri verilmiştir. Biz de buna karşılık bilgi birikimimizle Türkiye’mize önemli hizmetlerde bulunduk. Kimse ezik olmadı, ezilmedi.

“Emin Çölaşan ile Bosna ve Sancak’ı gezmek isterdim”

 

Son olarak Emin Çölaşan çıktı ve yazısında Boşnaklar için “Müslüman ayaklarına yatıp Türkiye’yi sömüren” ifadelerine yer verdi. Gelen tepkilere rağmen de geri adım atmadı ve bir düzeltmeye gitmedi.

1992’de Bosna’da soykırım başladığında Emin Çölaşan burada değil miydi? Olan bitene kendi gözleriyle şahit olmadı mı? Gelsin bizim derneğimize, o yıllara dair bütün gazete küpürleri arşivde vardır. Görsün kim neyi sömürmüş! Türkiye’nin Bosna tarafından sömürülmesi gibi bir şey asla söz konusu olmamıştır. Öyle bir niyet bile ortaya çıksaydı biz buna asla müsaade etmezdik.

Türkiye bugün sadece Balkanlara değil, dünyada yardıma muhtaç her yere gücü nispetinde yetişmeye gayret gösteren bir ülke. Gelirine kıyasla en fazla yardım yapan ülkeyiz. Keşke daha fazla imkanımız olsa da daha fazla yardım yapabilsek.

Emin Çölaşan’ın bu söyledikleri ve benzeri söylemler bana proje gibi geliyor. Ya bir şeyleri karıştırmak istiyorlar ya da dikkati başka yöne çekme derdindeler. “Bu ülkeye zarar vereyim de nasıl olursa olsun” kafasının ürünü bu yapılanlar.

Emin Çölaşan’ın bu yazdıklarından sonra tepki gösteren tek siyasi lider Devlet Bahçeli oldu. Diğer liderler ya “bu adamı kaale almayın” demek istiyorlar ya da bu sözlerden rahatsızlık duymuyorlar. Ama korkarım ki bugün kaale almadığınız ve rahatsızlık duymadığınız kişiler yarın başka insanlara ve toplumlara benzer hakaretleri ederler ve o zaman işin rengi değişir.

Ben Emin Çölaşan’ı Bosna’ya ama Saraybosna’ya turist gibi değil; Bihaç’a, Tuzla’ya, Zenica’ya, Gorazde’ye, Srebrenica’ya götürmek isterdim. Gelsin misafirim olsun. Sonra oradan Sancak’a her iki bölgesine geçerdik. Ve orada herkese şunu sorsun: “Sizin bu mahalleden, ailenizden son yıllarda kaç kişi buraları terk etmiştir?” Sonra da niye terk ettiklerini sorsun. Batıda yaşamıyor mu bu Boşnaklar? Niye gidiyorlar ki? Alacağı cevap “işsizlik, yokluk, fakirlik” olacaktır. Her ailenin en az bir çocuğu yurt dışına gitti ve geri dönmeyecekler artık.

Ben bu ülkenin sınırlarını Edirne ile Kars olarak görmüyorum. Türkiye’nin müdafaası Saraybosna’dan başlar. Korkarım ki Emin Çölaşan gibiler bu davaya, bu insanlara sahip çıkmazlarsa sınır bir gün Edirne olur, İstanbul olur… Allah korusun!

Bu ülkede yemek içmek, gazetecilik yapmak, Müslüman olmak çok kolaydır. Çölaşan gitsin Balkanlarda tüm bunların nasıl bir şey olduğunu görsün. Boşnak olmanın ne demek olduğuna şahit olsun. “Müslüman ayaklarına yatan” dediği insanların Müslüman kalabilmek için 250 bin canını nasıl toprağa verdiğini öğrensin. Görsün, anlasın ve bizden değil, o insanlardan özür dilesin. Konu bizim için o zaman kapanmış olur.

“Öncü olamadık, ciddi hatalarımız var”

 

Bosna Hersek ve Sancak Bölgesi’nin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıları ortadan kaldırmak için neler yapabiliriz?

Burada toplum olarak, başta ben olmak üzere ciddi hatalarımız var. Savaş esnasında çok gittik geldik. Devletle beraber birtakım çalışmalarımız ve katkılarımız oldu. Fakat savaş bittikten sonra oralara biz gerekli ticari yatırımları götüremedik. Sanki oralarda ticaret yaparsak o insanları sömürüyormuşuz gibi görünür endişesine kapıldık.

Mesela 96-97 yıllarında Saraybosna’da bir daire 10-15 bin mark gibi komik fiyatlara alınabiliyordu. Biz hiçbir zaman böyle bir alışveriş içine girmedik. Bunu doğru bulmadık. Ama buna karşılık Türkiye’den de Bosna’ya ve Sancak’a ciddi yatırımcı götüremedik. Aslında bizim öncü olmamız gerekirdi. Biz yapmayınca Türkiye’nin buna müsait pek çok büyük firmasının da oralara gitmemesine sebep olduk.

DEİK’in Bosna, Sırbistan ve Karadağ konseylerinde birkaç dönem yöneticilik yaptım. Global diyebileceğimiz büyük firmaların o bölgeye yatırım yapmaya çekindiklerini gördüm. Ülkelerin siyasi belirsizlikleri, kanunlar, sosyoekonomik yapılar bu firmaları uzaklaştırdı. Bosna’ya ilk yıllarda hep küçük firmalar gitti. Fırın açtılar, pastane açtılar. Yanlış yerde yanlış yatırım yaptılar. Sonuç alamadılar. Hevesleri kaçtı. Karadağ’a ise Türkiye’den uçak bile uçmuyordu. Biz DEİK olarak THY ile bu konuyu görüştüğümüzde anında olumlu karşılık aldık ve bir ay içinde Podgorica’ya uçuşlar başladı. Şimdi o uçaklarda yer bulmak çok zor. Sadece Türkiye’den değil, Arap coğrafyasından da önemli bir ilgi var o bölgeye. Ama Karadağ’a olan bu ilgi Güney Sancak’a yansıyamadı. Atıl fabrikalar bomboş duruyor.

Bosna Sancak Derneği olarak da yapmamız gerekenler vardı. O bölgeye özel turlar düzenleyebilirdik. Yatırımcıları götürüp iş imkanları hakkında onlara yardımcı olabilirdik. Yapamadık, hiçbir yatırımımız olmadı.

Hala geç kalınmış sayılmaz. Bosna Hersek’in ve Sancak’ın yatırıma uygun yerlerine gidebilir ve bir şeyler yapabiliriz. Biz öncü olmalıyız. Bosna Sancak Derneği harekete geçmeli. Bugün Türk iş dünyasının en önemli kurumlarından olan İstanbul Ticaret Odası’nın başında Şekib Avdagiç gibi bir kardeşimiz var. İstemesini de bilmemiz lazım. Yatırım noktasında devletimizin bize sağlayabileceği her katkıyı istemek ve almak zorundayız. O bölgeden alabileceğimiz çok kaliteli ürünler var. Süt ürünleri, mobilya gibi alan ithalat yapıp ekonomiyi canlandırabiliriz. Aynı şekilde onların da Türkiye’den alabilecekleri şeyler var.

Sancak Bölgesi’nin yol sorununu halledecek olan proje için de önemli adımlar atıldı. Yakında çalışmaların hızlanacağını düşünüyorum. Bunu da dikkatle takip etmek zorundayız. Hepimizin taşın altına elini koyması gerekiyor. Bugüne kadar yerine getiremediğimiz sorumlulukları bundan sonra yapmalıyız.

Röportaj: Hüseyin Agoviç